H.E.M D.Ü.Ş.Ü.N ; H.E.M G.Ü.L

‘Hz. Muhammed ( S.A.V)’ Kategorisi için Arşiv

87 yıl geciktik üzgünüm

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 28 May 2011 at 16:20

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Cumhuriyet tarihinde bir ilki gerçekleştirerek İstanbul’daki Erikli Baba Kültür Derneği ve Cemevi’ni ziyaret etti. Görmez, “Eğer bu konuda bir gecikme yaşanmışsa bu gecikmeden dolayı şahsen üzgün olduğumu ifade etmek istiyorum” dedi.

Prof. Dr. Mehmet Görmez, 87 yıl önce kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir cemevini ziyaret eden ilk başkanı oldu. Zeytinburnu Erikli Baba Cemevi’ni ziyaret eden Görmez, “Eğer bu konuda bir gecikme yaşanmışsa bu gecikmeden dolayı şahsen üzgün olduğumu ifade etmek istiyorum. Burayı ziyaret etme imkânı bulduğum için son derece mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2007’deki Kazlıçeşme’deki mitinginin ardından ziyaret ettiği Erikli Baba Cemevi, dün tarihi bir gün daha yaşadı. İlk kez bir Diyanet İşleri Başkanı, cemevini ziyarete geldi. Erikli Baba Kültür Derneği Başkanı Metin Tarhan ve Cemevi Dedesi Binali Doğan, Görmez’i otomobilinin kapısında karşıladı. Görmez’in ziyaretine İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı da eşlik etti. Görmez ve beraberindekiler girişte basın mensuplarına poz verdikten sonra cemevine girdi.

‘İNCİNDE DE İNCİTME’ YAZILI TABLO HEDİYE EDİLDİ

Toplantı salonunda Mehmet Görmez, Metin Tarhan’a, hattat bir imamın yazdığı, üzerinde Hacı Bektaş Veli’nin, “İncinsen de incitme” sözünün olduğu hat tablosu ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevi Bektaşi Klasikleri’ni hediye etti. Görmez, “Metin Bey son yıllarda bu söze bağlı kaldığı için hediye etmek istedim. Erikli Baba Dergâhı’nın kıymetli bir yerine asmanızı istiyorum” dedi. Daha sonra yaklaşık 1 saat süren toplantı yapıldı. Toplantıda, Alevi toplumunun talepleri Görmez’e iletildi. Toplantının ardından mönüsü sebzeli türlü, pilav ve kayısı kompostosundan oluşan yemeğe geçildi. Yemeğin ardından heyet, Cem yapılan salonu ve bahçedeki mezarlığı gezdi. Görmez, Erikli Baba’nın mezarı başında dua da etti.

DOSTLARLA LOKMA YEMEYE GELDİM

Diyanet İşleri Başkanı Görmez ziyaretin ardından şu açıklamayı yaptı: “Gösterdiğiniz bu ilgiyi yadırgadığımı ifade etmek istiyorum. Aslında sıradan bir kardeşlik ziyaretini bu kadar olağanüstü ve sıra dışı gösterilmesinin şahsen mahcubiyetini yaşıyorum. Biz bin senedir bu topraklarda birlikte yaşadık. Allah’ımız, peygamberimiz bir, dinimiz bir, kitabımız bir. İnanç esaslarımız bir. Ancak elbette farklılıklar olacaktır. Bu farklılıklar da toplumumuzun, tarihimizin, kültürümüzün, inancımızın çok büyük bir zenginliğidir. Bugün aslında dostlara, canlara lokma yemeye geldim. Her zaman olması gerekiyor. Bu konuda bir gecikme yaşanmışsa, bundan dolayı şahsen üzgün olduğumu ifade etmek istiyorum.”

Erikli Baba Kültür Derneği Başkanı Metin Tarhan ise cemevlerinin ibadethane olarak yasal statüye kavuşturulması gerektiğini söyledi. Tarhan, şunları ekledi: “Başkanımız Alevi toplumunun taleplerini iyi biliyor ve gelecekte de bu taleplerin karşılanmasında büyük payı olacağına inanıyorum. Tüm taleplerimize başkanımız müspet bakıyor. Şimdi tartışılmasının kamuoyunda erken olacağını, anlam ifade etmeyeceği diye düşündü. Taleplerimizin karşılanmasından hiçbir rahatsızlık duymadığını söyledi. Cemevlerinin kesinlikle hukuksal statüye kavuşturulmasını gerektiğini söyledi.”

Diyarbakır’da 4 dilde kutlu doğum!

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 24 Nis 2011 at 21:31

Diyarbakır'da 4 dilde kutlu doğum!

Diyarbakır‘da Hz. Muhammed için beşincisi düzenlenen Kutlu Doğum Kürtçe Mevlidi’ne 100 bini aşkın kişi katıldı. Siyasi partilerin mitinglerini gölgede bırakan mevlitte peygambere Kürtçe övgüler içeren pankartlar açıldı.

HAREMLİK-SELAMLIK
Diyarbakır‘da Kutlu Doğum Haftası çerçevesinde “Peygamber Sevdalıları Platformu” adı altında birleşen Mustazaf-Der ve İkra-Der’in de aralarında bulunduğu 9 muhafazakar dernek, mitingde ikinci kez Kürtçe mevlidi okuttu. İstasyon Meydanı’nda düzenlenen mevlide on binlerce kişi katıldı. Polis noktasında arandıktan sonra alana geçen kadın ve erkekler ayrı alanlarda durdu.

Ellerinde Filistin bayraklarını taşıyan vatandaşlar sık sık tekbir ve salâvat getirdi. Kur’an-ı Kerim’in ardından Kürtçe mevlit okundu. Daha sonra küçük çocuklardan oluşan koro Kürtçe, Türkçe, Zazaca ve Arapça ilahiler okudu. Bazı vatandaşlar ilahi okunurken gözyaşını tutamazken, bazıları ise zikir yaptı.

Kutlu Doğum Haftası nedeniyle bazı esnaflar gün boyu ücretsiz içecek ve yemek dağıttı.

Peygamberimizin bir günü…

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 08 Nis 2011 at 11:05

Peygamber Efendimiz (S.A.V) gecenin son üçte birine doğru uyanırdı.

Cihana bedel gözlerindeki uykuyu eliyle silerek doğrulur ve “Bizi öldükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun. Yeniden diriltip huzurunda toplayacak da O’dur.” diye dua ederdi.

Bazen Medine’nin berrak gökyüzüne bakarak, Al-i İmrân Sûresi’nin son on bir âyetini okurdu. Sağ tarafından başlayıp gömleğini giyer ve ilk iş olarak inci dişlerini misvâklardı.

Abdest bozacağı yere yaklaştığı sırada “Allah’ım! Her tür şeytandan (kötülüklerden ve günahlardan) sana sığınırım” diye dua eder, oradan uzaklaşırken “Allah’ım! Beni bağışlamanı dilerim” anlamında “Gufrânek” derdi. (Tirmizî, Tahâret 7) Abdest alıp teheccüd namazına başlardı.

Canlı ve coşkulu bir ibadetten sonra mübarek bedeni yorulduğu için yeniden istirahata çekilirdi.

Ayrıca geceleri Bakî Mezarlığı’na gider, vefat eden ashâbına dua ederdi. Çok önem verdiği bu görevi hiç ihmâl etmezdi.

Sabaha doğru müezzin, Resûlullah’ın (S.A.V) evine iki defa uğrardı. Birincisinde namaz vaktinin girdiğini haber verir, o zaman Efendimiz tekrar kalkıp sabah namazının iki rekat sünnetini kılar, sağ tarafına uzanıp dinlenirdi.

Müezzinin ikinci gelişinde mescide çıkıp kendisini bekleyen ashâbına sabah namazını kıldırırdı. (Buhârî, Teheccüd 23)

Namaza başlamadan önce safların ip gibi düzgün tutulmasını tavsiye eder, bazen sahabilerin omzuna dokunarak herkesi bir hizaya getirirdi. (Müslim, Salât 122-128)

Ortalık iyice aydınlanmadan namaz kılınmış olur, kadınlar geldikleri gibi sessizce evlerine döner, âcil işi olmayan erkekler Peygamberimiz’le (S.A.V) beraber olmak, onun gül yüzüne doya doya bakmak için yerlerinden ayrılmazlardı.

Mihrapta bağdaş kurup oturan Efendimiz (S.A.V) güneş doğuncaya kadar ashâbıyla sohbet ederdi. (Müslim, Mesâcid 286) Bazen ashâbına o gece gördükleri rüyayı sorar, rüyalarını tâbir ederdi; rüya gören olmamışsa kendi rüyasını anlatırdı.

Zira Peygamberimiz (S.A.V) rüyalarda önemli olayların ipuçlarını bulur, mü’minin gördüğü rüyanın peygamberliğin kırk altıda biri olduğunu söylerdi. (Buhârî, Ta’bîr 2)

Peygamber Efendimiz (S.A.V) daha sonra eve döner, besmele çekerek içeri girer, sol tarafından başlayıp ayakkabısını çıkarır, ev halkına selâm verirdi.

Eve besmeleyle girildiğinde şeytanın üzüldüğünü, adamlarını “Artık burada kalamazsınız” diye uyardığını söylerdi. (Müslim, Eşribe 103) Eve girerken “Allah’ım! Senden hayırlı giriş, hayırlı çıkışlar niyaz ederim. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık ve Rabb’imiz olan Allah’a tevekkül ettik.” der, içeri girer girmez yine dişlerini misvâklardı. (Müslim, Tahâret 43, 44)

Sonra hanımına evde yiyecek bir şey olup olmadığını sorar, yiyecek bir şey yoksa oruca niyet ederdi. (Müslim, Sıyâm 169, 170) Eline geçeni yoksullarla paylaştığı için yiyecekleri sık sık tükenir, evlerinde haftalarca yemek pişmediği olurdu. işe annemizin dediği gibi böyle zamanlarda hurma ve su ile veya komşuların gönderdiği yiyeceklerle yetinirlerdi.

Gün olur bir tabak yemekle, gün olur birkaç hurmayla idare ederdi. Bir şey yerken besmele çekmeyi, sonra da “elhamdülillah” demeyi hiç ihmal etmezdi.

Evde bulunduğu saatlerde eşlerine her konuda yardım ederdi. Gerekirse evi süpürür, hayvanları sağar, elbisesini yamar, kendi işini kendi yapardı. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 256)

Her sabah onların hatırını sorar, ihtiyaçlarını öğrenir, sonra da bunları temin ederdi. Yolda karşılaştığı kimselere selâm verip tokalaşırdı.

Duha namazı diye de anılan kuşluk namazını hiç ihmal etmezdi. Öğle sıcağı iyice bastırınca kaylûle yapar yani öğle uykusuna yatardı.

Sevdiği kimselerin evinde kaylûle yaptığı da olurdu. Vaktinin önemli bir kısmı Mescid-i Nebevî’de geçerdi. Müslümanlar’la orada görüşüp sohbet eder, sorularını cevaplandırır, öğüt isteyenlere öğüt verirdi.

Önemli bir duyuruda bulunacağı zaman herkesi orada toplar, ganimet mallarını dağıtır, göndereceği heyetleri, askerî birlikleri, tayin edeceği kumandanları, valileri, zekât memurlarını, dini öğretecek muallimleri belirler, yabancı heyetleri kabul eder, onları orada veya mescidin yanında kurulan çadırlarda ağırlardı.

Sağ tarafına yatardı.

Yatsı namazı kılındıktan sonra önemli bir işi yoksa, kardan beyaz dişlerini temizleyip abdestini alır, yatağına gider, İhlâs ve Muavvizeteyn’i yani Kulhüvallâhüahad ile Kul eûzüleri okuyup ellerine üfler, sonra da ellerini yüzüne ve vücuduna sürerdi.

Yavaşça sağ yanına uzanır, mis kokulu avucuna gül yanağını koyar ve bazı dualar okurdu.

Kimi zaman kısaca “Allah’ım! Senin adınla ölür, senin adınla dirilirim” anlamında “Allâhümme bismike emûtü ve ahyâ” der (Buhârî, Daavât 7, 8 ) bazen daha uzun dualar okur, sonra kendisini bir tür ölüm kabul ettiği uykunun kollarına bırakıverirdi..

Hazreti Ali Türbesi’nde bir ilk!

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 29 Mar 2011 at 18:16

İlk kez bir Sünni lider, Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etti. Dünya şii – sünni çekişmesini bitirecek bu adımı konuşuyor…

Erdoğan’ı Necef Uluslararası Havaalanı’nda, Necef Valisi Adnan El Zorfi ve Türkiye’nin Basra Başkonsolosu Ali Rıza Özcoşkun karşıladı. Başbakan Erdoğan üstün güvenlik önlemlerinin alındığı Necef ziyareti kapsamında, temaslarda bulundu.

ERDOĞAN, NECEF’TE HZ. ALİ’NİN TÜRBESİNİ ZİYARET ETTİ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Irak ziyaretinin ikinci durağı Necef’te Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etti.
Başbakan Erdoğan ve beraberindeki heyet Necef’te Hz Ali’nin türbesini ziyaret ederek, burada dua etti.

Erdoğan, türbeden çıktıktan sonra şehir merkezinden yürüyerek Şii dini lider Büyük Ayetullah Ali Sistani ile görüşmeye gitti.

Erdoğan’ın bu ziyareti İslam dünyası için ilk. Zira ilk kez Şii mezhebi dışında Sünni bir Müslüman lider Hz. Ali türbesini ziyaret etmiş oldu. Erdoğan’ın türbe ziyareti, iki mezhep arasında gerilimin arttığı bir dönemde Sünni ve Şii dünyasının yakınlaşmasında önemli bir adım olarak görülüyor.

Bu arada çevrede yoğun güvenlik önlemi alındığı görülürken, medya da Erdoğan’ın ziyaretine büyük ilgi gösterdi.

 

ERDOĞAN, NECEF’TE Şİİ DİNİ LİDER SİSTANİ İLE GÖRÜŞTÜ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Irak ziyaretinin ikinci durağı Necef’te Şii dini lider Büyük Ayetullah Ali Sistani ile görüştü. Sistani’nin evinde gerçekleşen görüşme 1 saat sürdü.

Görüşmeye, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, AK Parti Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik ile heyetteki bazı üyeleri de katıldı.

ERBİL’DE OLAĞANÜSTÜ GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALINDI
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geleceği Erbil’de güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkarıldı. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 2 numaralı ismi Neçirvan Barzani’nin Kürtçede “ateş” anlamına gelen “agır” adlı bomba uzmanı köpeği, Başbakan’ın ziyaret edeceği alanda arama yaptı.

Başbakan Erdoğan’ın Irak ziyaretinin ikinci gününde geleceği Erbil’de Bölgesel Kürt yönetimine bağlı birlikler, güvenlik önlemlerini en üst düzeye çıkardı. Kentin girişlerine kontrol noktaları kurulurken, Erdoğan’ın açılışını yapacağı Erbil Başkonsolosluğu’nun bulunduğu alanda da kuş uçurtulmuyor.

Bölgesel Kürt Yönetimi eski Başbakanı ve Mesut Barzani’nin yeğeni Neçirvan Barzani’nin Kürtçe’de “ateş” anlamına gelen “agır” adlı bomba uzmanı köpeği, Başbakan’ın ziyaret edeceği alanda arama yaptı. Araçların içerisine girerek arama yapan “agır” adlı eğitimli köpek, bina çevresinde de kritik noktaları didik didik aradı.

Bu arada Erbil Türk Bayrakları ile donatıldı. Bölgesel Kürt Yönetimi bayraklarıyla birlikte kentin caddelerine her iki ülkenin bayrakları asıldı. Erbil Başkonsolosluğu görevlileri de törenin yapılacağı alanı Türk bayraklarıyla donattı.

 

Mevlid Kandili Duası

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 14 Şub 2011 at 09:16

Mevlid Kandili Duası

Sevgili Peygamberimiz’in (sas) doğum günü vesilesiyle kutladığımız Mevlid Kandili dolayısıyla bir dua hazırladık.

EÛZÜ BİLLAHİ MİNE’Ş-ŞEYTANİ’R-RACÎM, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRRAHİM

Ya ilahel alemin
İlk yarattığın nur efendimizin nuruydu.
Sen onu var etmeden evvel gündüzün geceden,
baharın da kıştan farkı yoktu.
İyilikler, kötülüklerle iç içe;
akıl nefse yenik,
ruh da bedenin esiri idi.
O güzeller güzeli
Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösterdi
düşünceye kapılar açıp
insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykırdı.
Böyle bir elçiyi insanlığa bahşetmenden
Ve sayısız nice nimetlerinden ötürü
sana sonsuz hamd ü senalar olsun ya rabbi!

Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allâh’ım!
Mahlûkatın adedince,
Zatının rızası,
Arşının ağırlığı ve kelimelerinin toplamınca
Efendimiz Hz. Muhammed (sas) ve O’nun ehli ve ashabı üzerine salât ü selam la bir kere daha yâdederek huzûr-u İlahi’de el açıp yakarıyoruz

Ey her şeye hayat bahşeden Allah’ım
bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan
mübarek günleri vardır.
bir gün daha vardır ki,
o da Allah Rasûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak
tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.
Bizler şimdi o anı yaşıyoruz.
Rahmet-i Rahman’ın galeyana geldiğine inandığımız
bu kutlu zaman diliminde,
Mevlid Kandili’nin bizim için hakiki bayram olması ümidiyle,
ümmet-i Muhammed’in hal-i pürmelali açısından
bayram hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi’nin ruhaniyetine sığınarak,
sen den yeniden bir kere daha diriliş istiyoruz ya rabbi

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım
Efendimizi düşünmekle
hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını
ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını duyarız.
Duyarız imanın yenilmez gücünü,
Duyarız Müslümanlığın kahramanlık olduğunu,
Duyarız doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini,
Duyarız iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.
N’olur bu ve benzeri nice güzellikleri daha derince ve engince
Bütün insanların ruhlarına duyur ya Rabbi!

Ya Rabbel alemin
Onun terbiyesi, onun üslûbu ve onun sistemiyle yetişmiş olan nesillerin
imanları iz’ân ufkuna erişiyor,
muhabbetleri çağlayanlara dönüşüyor.
efendimizi bu ölçüde duyup sevmeleri münasebetiyle
her an daha da şahlanıyor
ve o kutlunun arkasında bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşanıyor.
Sen dünyamıza yeniden bir huzur çağı
ve gül devri yaşat ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi Allah’ım
Yüzümüz yok, hicap içindeyiz;
Efendimizin senin katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam.
Keşke ne seviyede olursa olsun
efendimizden hiç uzaklaşmasaydık;
ondan gelen ışıklardan
ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan
hiç mahrum kalmasaydık..
ve onu o inandırıcı çehresiyle
içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik!..
sen bizleri kendi uzaklıklarını aşabilen
hak ve hakikatleri de bütün derinlikleriyle duyabilenlerden eyle ya rabbi!

ya ilahel alemin
O güzeller güzeli Sevgiliyi, bir kere daha misafirimiz eyle..
tahtını sinelerimize kur
gönüllerimizdeki karanlıkları kov,
bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur
ve bize yeniden diriliş yollarını göster ya rabbi

İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ım
her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri o kutlunun ışığıyla dağıtıver
herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.
her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çözüver
sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coşturuver
ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluşturuver
ve bizi kendi içimizdeki hicran ve hasretlerimizden kurtarıver ya Rabbi!

Ey merhameti bol olan Allah’ım!

şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanını unuttuğumuzun
ve saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız.
Biliyoruz ki o rahmet nebisi
incinse de küsmedi
Vefasızlık görsede alakayı kesmedi
Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardı. Katiyen lanette bulunmadı. Lanet ve bedduaya “âmin” de demedi.
Sinesini, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiği kadar açtı
ve her sözünü, her davranışını senin rahmetinin enginliğine bağladı.
Sen bizleri onun o engin merhametinden istifade eden
ve şefaatine de nâil olanlardan eyle ey Rabbi!

Ey ihsanları sonsuz olan Allah’ım
düşe-kalka olsa da hep Efendimizin izinde yürüme gayretindeyiz.
N’olur bizi bir kere daha sevindir.
Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla
adını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Bu dünya ışığa hasret gidiyor.
Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle,
yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.
Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız hep senin habibin;
N’olur gönüllerimiz bir kere daha onunla dolsun,
ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın
ve viladeti bizim hakiki bayramımız olsun..

Ey yapılan dualara cevap veren Allâh’ım
Sana itaat edilir Sen karşılığını veririsin;
Sana isyan edilir, sen bağışlar ve affedersin,
Darda kalanlara icabet edersin,
Zararı sıkıntıyı ortadan kaldırırsın
Hastalara şifa, dertlilere deva verirsin
Günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin
Sen bizlerin dualarını kabul buyur ya Rabbi!

Allâh’ım
acizlikten, üzüntüden, tasadan, kederden,
Korkaklıktan, kabir azâbından, cehennem ateşinden sana sığınırız.
Bizleri kötülükten ve kötülerin şerrinden emin eyle ya Rabbi!

Ey Yüceler Yücesi!

bize karşı düşmanlık duygularıyla oturup kalkanların kalblerini yumuşatmak murad ediyorsan,
bize ve gönüllüler hareketine karşı onların kalblerini yumuşat
ve sinelerini daimî bir sevgiyle doldur! Ya Rabbi!
Ey kalbleri evirip çeviren Sultanlar Sultanı!
Bizim kalblerimizi de, onların kalblerini de sevdiğin ve hoşnut olduğun güzelliklere çevir! Ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere bizi aşan istidat ve kabiliyetler ver
ve lutfedeceğin bu kabiliyetleri
senin rızan yolunda kullanmayı
bizlere nasip eyle ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere peygamberleri donattığın sıfatları lutfet lakin biz lutfedeceğin bu sıfatları tefahur vesilesi yapmayalım ve hep kendimizi sıfır görelim ya Rabbi!

Allahım
Cümlemize vicdan genişliği lutfet
Kalplerimize inşirah bahşet
Bizleri kollektif şuura sahip kullarından kıl
Ve bizleri müttakilere rehber eyle ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi olan Allahım
Biz ümmeti Muhammedin dağınıklığını gider
Bize ve ülkemize birlik ve dirlik ver
Bütün dünyaya da huzur ve barış nasibeyle..
Kalplerimizi birbirene ısındır ve
Bizleri birbirimize sevdir
Dünyanın dört bir tarafında hizmet eden kardeşlerimizi
Bizlerle beraber ihlas-ı etemme muvaffak kıl ya Rabbi!

Allâh’ım!
Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Sen’den istediği
her türlü hayrı Sen’den istiyor,
yine Peygamber Efendimizin sana sığındığı
her türlü şerden de
sana sığınıyoruz.

Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn!
Bizim, anne-baba ve ecdadımızın
Bize rehberlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin,
Bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızın,
Sevdiklerimizin, sevenlerimizin,
Içinde neş’et ettiğimiz beldedeki insanların,
Milletimiz fertlerinin,
Kadın-erkek inanan bütün arkadaşlarımızın,
Dostlarımızın, kardeşlerimizin..
Bize karşı hep civanmertçe davrananların..
Hayır dualarında unutmayıp
Her zaman bizi de yâd edenlerin..
Üzerimizde hakkı bulunan kimselerin..
Kıymetli nasihatleriyle
Bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin…
Ve bütün ümmet-i Muhammed’in
Günahlarını bağışla! Ya Rabbi!

Allahım!

Duamızın sonunda Sana olan minnet ve şükran hislerimizi
Bir kere daha tekrarlıyor,
Resûl-ü zîşânı, âlini, ashabını
Bir kez daha salavâtlarla anıyor
Ve dualarımızı kabul buyurmanı istirham ediyoruz.
Ne olur, bizlerin dualarına icabet buyur ya Rabbi!

amin ve selamün alel murselin
vel hamdü lillahi Rabbi’l-alemin…

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 16 Ara 2010 at 11:41

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2)
Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
“Bu ne orucudur?” diye sordu.
Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.


1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8)  İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.


 

Evden çıkarken, yatmadan önce nasıl dua etmeli?

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 08 Ara 2010 at 20:14

Evden çıkarken, yatmadan önce nasıl dua etmeli?

Evden çıkarken “Bismillahi, tevekkeltü alallahi, la havle ve la kuvvete illa billah” diyen tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır. [Tirmizi]

Üzüntülü iken, “La İlahe illa’llahu’l azimu’l halim Rabbu’l arşi’l azim, la İlahe illa’llahu Rabbü’s semavati ve Rabbu’l arzi ve Rabbu’l arşi’l kerim” (Allah’tan başka bir ilâh yok! Arş-ı Azîm’in sahibi Allah’tan başka ilâh yok! Bütün semâların ve arzın ve çok şerefli Arş’ın sahibi Allah’tan başka ilâh yok) (İbn-i Abbas)

Yatarken; Hz. Âişe şöyle demiştir: Hz. Peygamber (sas) her gece yatmak üzere yatağına girdiğinde iki elini birleştirerek bunlara, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okur, ellerine üflerdi. Sonra iki eliyle elinin yetiştiği yerleri sıvazlardı. Elleriyle başını, yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeye başlardı. (Sonra vücudunun arka tarafını sıvazlardı) ve böyle okuyup üfleyerek vücudunu meshetmeyi üç defa tekrarlardı. (Buharî, Daavât, 12)

Yatmadan önce; “Bakara Sûresi’nin sonundaki iki âyeti geceleyin kim okursa o iki âyet ona kâfi gelir.” [Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 10] Bu iki âyeti okuyan için: Gece ibâdeti yerine geçer. Eğer Kur’an’dan okumaya devam ettiği bir hizbi varsa onun yerine geçer. Mükâfat ve fazîlet olarak kişiye yeter. O gece olması muhtemel âfetlere, şeytana ve şerrine, insanlar ve cinlerin şerrine karşı yettiği söylenmiştir.

Her gün 100 kere “Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh lehü’lmülkü ve lehü’lhamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diyen kimse, 10 köle azat etmiş gibi olur, kendisine 100 sevap yazılır, 100 günahı silinir, o gün akşama kadar şeytanın şerrinden emin olur. (Buhari, Müslim)

Her gece yatarken 100 defa (Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber) okuyan kimse, yüz defa tesbih, tahmid ve tekbir söylemiş olur. Böylece, muhasebe yapmış, kendini hesaba çekmiş sayılır.

Sabah ve akşam namazının farzında selâm’dan hemen sonra 10 kere “la ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yumit ve hüve hayyul la yemüt biyedihil hayr ve hüve ala külli şey’in kadir” diyenin her okumasına karşılık onun için on sevap yazılır; on günahı silinir ve mertebesi on derece yükseltilir. Bütün kötülüklerden ve şeytandan emin olur. Şirkten başka hiçbir günah ona yetişmez. Hiç kimse onun gibi amel edemez; meğer ki biri de onun dediğinden daha fazlasını söyleye. (Tirmizi, Daavât 63)

Sıkıntının defi için “Lâ İlahe illa ente Sübhâneke inni küntü minezzalimin” okunmalı.

”Sizden biriniz yemek yediği zaman besmele çeksin. Yemeğe başlarken besmeleyi unutursa: Bismillah fî evvelihi ve âhirihi (Başında da sonunda da bismillah) desin.” (Tirmizî)

Bir kul yemek yer, yahut bir şey içer de, ‘Elhamdülillah’ derse, Allah ondan razı olur ve geçmiş günahları affedilir. (Müslim, Zikr 89; Tirmizi, Daavât 56) (Kaynak: Zaman)

Bu gece yılbaşı, yarın 1432

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 06 Ara 2010 at 18:32

Yarın 1 Muharrem 1432. Hicri Takvime göre yeni yılın birinci günü. Dolayısıyla bu gece Hicri Yılbaşı gecesi.

Hicri 1432 yılının tüm insanlığa huzur, mutluluk ve bereket getirmesini diliyoruz.

TIMETURK / HABER MERKEZİ

Müslümanlar yarın yeni bir yıla giriyor. Miladi 07 Aralık 2010, Hicri 01 Muharrem 1432 yeni yılın birinci günü. Bu vesileyle tüm Timeturk ziyaretçilerinin Hicri Yılbaşını tebrik ediyoruz. Hicri 1432 yılının tüm insanlığa huzur, mutluluk ve bereket getirmesini diliyoruz.
Resulüllah (s.av)’ın Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç alarak, kameri aylara göre ilk defa başlatan Halife Ömer b. Hattab (r.a)’dır. Ömer b. Hattab (r.a), Hz. Ali (r.a)’nin öneri üzerine miladi 622’ye denk gelen hicret hadisesini İslâmi tarihin başlangıcı olarak kabul etmiştir.

MUHARREM AYININ ÖNEMİ

Laleli Camii imam-Hatibi Dr. Behlül Düzenli, bir hutbesinde Muharrem ayının önemini şöyle anlatıyor: “İslâm tarihinde birçok önemli olayın cereyan ettiğine inanılan Muharrem ayına girmiş bulunuyoruz. Muharrem ayı müslümanların takvim başlangıcı, hicri yılbaşıdır. Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz Mekke’de on üç yıl insanları Allah’a davet etti. Bu daveti kabul etmeyen müşrikler Hz. Peygamber ve müslümanlara büyük acılar çektirdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Müslümanların Medine’ye hicret etmelerini emretti. Kendisi de miladi 622 yılında, Hz. Ebubekir ile birlikte Medine’ye doğru yola çıktı. İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan bu mukaddes yolculuk daha sonra Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı kabul edilmiş, 1 Muharrem hicri yılbaşı olarak ilan edilmiştir.

Muharrem ayının onuncu gününe “Âşüre günü” denilmektedir. Kimi rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Adem cennetten yeryüzüne bu günde indirilmiş, Hz. Nuh’un gemisi Cûdi dağına bu günde oturmuş, Hz. Mûsâ ve kavmi Firavun’un zulmünden bugünde kurtulmuştur. Rasulullah (sav) Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar bu günde oruç tutmuş, bunu müslümanlara da öğütlemiştir. Peygamber Efendimiz, Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da, “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan âşüre orucudur” (Müslim, Savm, 38) buyurmuş ve bu orucun, Muharrem ayının dokuz-on veya on-onbirinci günlerinde tutulmasını tavsiye etmiştir. (Buhari, Savm, 69)

Muharrem ayı, tarihte bazı büyük acılardan kurtuluş ayı olduğu gibi, bu ayda unutulmaz acılar da yaşanmıştır. Rasulullah (sav)’ın “Cennet gençlerinin efendileri” (Tirmizi, Menakıb, 31) diye nitelediği torunlarından Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesi Muharrem ayının onuncu gününe rastlamaktadır. Her müslümanı derinden yaralayan bu acı hadiseyi tasvip etmek elbette ki mümkün değildir. Ancak bu acıyı Müslümanlar arasında husûmet sebebi yapmak, elbetteki öncelikle Hz. Hüseyin’in aziz ruhunu incitir. Her şeyden evvel Rasulullah’ı, onun Ehl-i beytini ve sahabîlerini severiz; onları ancak rahmetle yâd eder ve yüce Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de öğrettiği şu duayı yaparız: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde müminlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr/ 10) Rasulullah (sav) da şöyle buyurur: “Sizi nimetleriyle donattığı için Allah’ı seviniz. Beni Allah’ı sevdiğiniz için seviniz. Ehl-i beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz.” (Tirmizi, Menakıb, 32) Bizlere düşen görev bu sevgi ile tarihten ders alarak benzer olayların bir daha tekerrür etmemesini ve müslümanların birbirleriyle kardeş olmalarını temin etmektir.
Hutbemizi Peygamber Efendimizin Veda Hutbe’sinden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.“Ey İnsanlar! Kanınız, canınız, yaşama hakkınız, malınız, namusunuz, haysiyet ve şerefiniz, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar saygıya ve korunmaya layıktır, dokunulmazdır. Ey İnsanlar! Sözlerimi iyi dinleyin ve iyi belleyin, Müslüman Müslümanın kardeşidir. Din kardeşinize ait herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Kimse haksızlık etmesin, hile yapmasın.”
AYET VE HADİSLERDE HİCRET
Sözlükte “Terketmek, ayrılmak, ilgisini çekmek” anlamına gelen Hicret kelimesi kişinin herhangi bir şeyden bedenen ve şuursal olarak ayrılıp uzaklaşması demektir. Daha çok Hz. Resûlullah’ın Mekke’den Medine’ye göç etmesi olayı ile bu kavramın simgelendiği görülmüştür.
Medineye göç eden Allaha iman etmiş müslümanlara muhacir, Hz. Resûllulah’a ve muhacirlere yardım eden, Medineli müslümanlara da Ensar adı verilmiştir.
Kur’anı Kerim de Hicret kelimesi yer almamakla birlikte, 31 yerde “hecr” kökünden gelen çeşitli, türevlerin geçtiğini görmekteyiz. Örneğin; “Kur’an’ı terketmek (el-furkan/25-30)” / “Bir kişiden veya gruptan ayrılmak (el-nisa 4/34; Meryem 19/46, El Müzelmin 73/10)/ “Kötü şeyleri terketmek (el müddesir 74-5)” / “Allah uğrunda başka bir yere göç etmek, (el bakara 2/18)” anlamlarına gelmektedir.
Diğer taraftan hicretin farklı boyutlarda kullanıldığı da görülmektedir. Mesela bir Hadiste “Muhacir Allahın yasakladığı günahları terkeden kimsedir” denilmekte. (Buhari İman/4) Başka bir hadiste “Hicretin kötü şeyleri terketmek” manasına geldiği belirtilmektedir.
Yani “Haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”/ “tabiatın dürtüleri istikametinde yaşamayı terketmek şeklinde kullanılmıştır.
HER UYGARLIĞIN ARDINDA BİR HİCRET VARDIR
Ünlü Müslüman düşünür Ali Şeriati, “Her Hicret Bir İnkılabtır” adlı kitabında hicretin önemini şöyle anlatır: Hicret, ilk önce nefislerimizdeki her türlü gayri islami anlayış ve duygulardan arınmak, amellerimize yerleşen gayri islami davranış ve alışkanlıkları terketmektir. Hicret insanın en çok sevdiği, fakat Allah’ın dininin yaşanmasına engel olduğu zaman vatanın, milletin, ailenin, sosyal sınıfın, makam ve mevkinin Allah’ın dinine hizmet etmek için terk edilmesidir. Hicret bir kaçış değildir. Aksine kafirlere ve zalimlere terkedilen haklarımızı geri almak, mücadelenin şartlarını yaşanır hale getirmek için hazırlanmaktır. Yani geri dönüş ve hesap sorma eylemidir hicret.”
“İnsan dünyayı hiçbir zaman Coğrafya ilminin söz ettiği biçimde ve ölçüde göremez. Kişinin dünya görüşü üyesi bulunduğu toplumun maddi ve manevi ölçülerine bağlıdır. Yeryüzü bir ferdin gözünde, içinde yaşadığı kentin (Medine’nin) değişmesi ölçüsünde değişebilir ancak. Hatta denebilir ki ferdin sahip olduğu zihinsel bi çim, onun sahip olduğu dört sınıfsal dalıyla da aynı tip, aynı ölçü ve benzerliktedir. (Toplum, doğa, tarih ve nefsin sosyolojik konumu, ferdin dört sınıfsal dalını belirler.) Yani bir bakıma dış dünya ferdin gözünde, kendi toplumundan ve kendi sınıfından yansıyan olaylar ve görüntülerden oluşmuş bir biçimdir. Dış dünya, toplum bilim dilinde zihniyet ve bireyin süjesinin (görünmeyenin), gerçeklik ve bireyin objesini (görünenini) kendi üzerinde yontup renklendiren bir ressam ve bir heykeltıraştır.
Bergson’un deyimiyle, dış dünya, ‘kapalı toplum’da yaşamakta olan bir ferdin gözünde sınırlı, küçük, durgun bir dünyadır. Bunun aksine, ‘açık toplum’a bağlı olan bir fert ise aynı dünyayı sınırsız ve sürekli değişim içinde görür. Birincisi için yeryüzü, memleketinden biraz daha büyük bir toprak parçasıdır. Gökyüzü ise, ona her taraftan kapalı olan, çok yakın ufuklarında yerle bağlantılı, kümbetleri andıran durgun ve donuk bir çatıdır. Kaf Dağı, varlık âleminin sınırı, Cabulsa ve Cabulka ise varlık âleminin uzanabildiği en son noktalardır. Meselâ yeryüzüne Arap yarımadasından ba kacak olsa görecektir ki, o mâmur yerden (Arap yarımadasından) başka mâmur yer yoktur. Evet, kapalı bir toplum Kapalı Toplum/Din ve Açık toplum/Din kavramları Fransız Filozof Henry Bergson’a aittir. Kapalı toplum veya din şudur: İnanç, amel, gelenek ve görenek kalesinde kişinin düşünceleri tutsak durumundadır. Bundan dolayı da devamlı durgun haldedir. Asırlar geçse de gene durgun ve hareketsiz kalır. Bir değişim göstermez. Bunun tersi olan Açık toplum ve ya din ise şudur: İnanç, amel, gelenek ve görenekler kalesinin kapıları kırılmıştır. Bunlar diğer toplum ve dinlere açıktır. Bu durum onun değiştiğini, genişleyip zenginleştiğini gösterir. Böylece sürekli bir olgunluğa gider. Yahudi kavmi ve dini kapalı toplum veya dine örnektir. İslam dini ve hicretin ikinci, üçüncü ve dördüncü asırlarındaki İslam toplumu da açık toplum veya dine örnektir. Habeşistan Hıristiyanlığı kapalı toplum ve dine, Batı Avrupa Hıristiyanlığı ise açık toplum ve dine örnektir. Cabulsa ve Cabulka, biri doğuda, diğeri batıda olduğu düşünülen efsanevi şehirler.

Toplumda âlem kişisel, basit, çok küçük ve hareketsiz bir ‘çatı’dır. Ve onun çok yakın olan sınırlarının ötesinde -ki bu sınırlar vatan sınırlarından birazcık daha uzaktır-yokluk, mutlak gizlilik ve karanlıktan başka birşey yoktur.

Toplum biçimlerden oluşur. Ferdin hak, âdet, gelenek ve görenekleri toplumu oluşturur. Din ise ‘gökten inmiş olan’ değişiklik kabul etmez, ‘niçin’ ve ‘nasıl’ı ol mayan, cebrî, katı kurallı, akıl ve mantıktan uzak, sebep-sonuç ilişkisine önem vermeyen, kendisine bağlı kişilerin ruhsal yapılarına göre biçimlenen ve tek bir ‘biçim’i ve ‘seviyesi’ olan inanç ve âmeller bütünüdür. Körükörüne bir bağlılıktır. (Bir ölçüde doğru olan) Durkheim’ın deyimiyle ‘Din, toplumun genel ruhunun dış görünüşü ve büyütülmüşüdür’.

Toplumbilim araştırmalarında, özellikle medeniyetlerin, toplumların ve dinlerin başlangıçlarından günü müze uzanan tarih hikâyelerinde görülen odur ki insanın -gerek birey gerek toplum olarak- ‘yer’e bağlılığının temel esası din ve dünya görüşüdür. Toplumbilim bu esasın doğruluğunu toplumsal sınıflar üzerinde de göstermiştir. Çiftçi sınıfı, toplumsal sınıfların en donuk, en hareketsiz olanıdır. Bergson’un deyimiyle toplumsal sınıfların en ‘bağlı’ olanıdır. İnsan-yer ilişkisini, bu ilişkinin ruhbilim ve toplumbilimdeki yerini dikkatlice inceleyen ve ruhbilim konusunda söz sahibi olan araştırmacı Holbach bunun sebebini sağlam ve sabit bir ilişkiye bağlamaktadır. Ona göre bu sınıf yer ile (zemin ile, toprak ile) vardır ve yer onun varlığının gereği olmuştur.
Hattâ yer çiftçinin tek dostu, ezelî ebedî mekânı ve manevî mirasının sahibi olarak görünür. Çiftçi, toprağa bağlılığını ilâhî ve dini bir bağlılık olarak algılar. Yer onun için refah ve huzurdur. O yaptığı tarımı, manevi ve beşeri kişiliğiyle, ailesiyle, inançlarıyla, ahlâkî ve toplum sal temelleriyle bir olarak görür. Bu durumun dilbilime ansımalarından biri şudur: Çiftçileri adlandırmak için genel olarak yer’in değişik biçimleri kullanılır. Göçebe isimleri yer ile değil, daha çok hareket ile ilintilidir. (Anadolu’da göçebelere neredeyse tamamen Yörük denmesi ve bu kelimenin ‘yürü’ fiiliyle aynı kökten olması müellifi haklı gösteriyor.

Bütün bunlardan sonra denilebilir ki şu veya bu biçimde hareket imkânı tanımayan mekân, toplumu veya ferdi bağlar, donuklaştırır, hareketten alıkoyar. Böylece o toplum veya fert ilerlemekten, yükselmekten, değişip gelişmekten ve genişlemekten yoksun kalır. Bunun doğal sonucu olarak da düşünce, duygu, akıl, ilim, sanat, kül tür, din ve dünya görüşü donar, canlılığını yitirir ve ölüme hüküm giyer. Veya kendisiyle ilişkiye giren hareketli, dışa açık bir din, kültür ve toplumun içinde eriyip yok olur.3 Batı toplumu ortaçağın kapalı kafesi içinde Avrupa Bana göre Yunanlıların gerilemesi ve onların hasta Rum toplumundaki çöküşü ‘site’lerin kapalı kalelerinde mahsur kalmaları ve dış âlemle bağlarının kopuk oluşudur. Her yabancıyı Berberî olarak nitelemeleridir.

(Barbar kelimesi buradan kaynaklanıyor. Nihayet Batı dillerinde yabancı ve vahşi anlamını kazanıyor. Cahili Arapların kendilerinden ol mayan bütün kavimlere ‘Acem’ demeleri gibi. Bunun delillerinden biri de onların kıt düşünceleridir. Dinî ve felsefî potansiyellerinin kendilerine haspa’yı âlemin merkezi olarak görüyor. Katolik mezhebini de âlemin dini sayıyordu. Ona göre yeryüzü insanlığı ‘dik vücutlu, geniş tırnaklı, çamur derili, çıplak, pazara gidip eve dönen iki ayaklı bir hayvan’dı. Belirli olan, be yaz derili, mavi gözlü, sarı saçlı… ötesi kâfiristan… biraz gizemli, şaşırtıcı bir şey… Ona göre âlemin doğusu Cenova… Ve Venezüella’dan ötesi tam bir efsane. Âlemin batısı Lizbon.. Ötesi yokluğun sımsıkı kucağında ve meçhul… Avrupalının kapalı kapılar ardındaki yüzlerce yıllık uykusu bu düşüncelerinden kaynaklanıyordu. Haçlı savaşları bu kendi içine mahkûm kalenin kapılarını doğuya açıncaya kadar bu böyle devam etti. Kendinden başka bir din görmemiş olan Hıristiyanlık gözü nü İslam’a açınca Batı kafesinden milyonlarca insan dökülüverdi. Ve bu insanlar âlemlerin ötesinde başka bir dünyanın, başka toplumların var olduğunu gördüler. Binlerce perde kalktı gözlerinin önünden ve yepyeni ufuklar belirdi. Dünya, gerçek boyutlarına yaklaştı. ‘Biz’den başka ‘başkaları’nı, ‘yalnızca burası’ndan başka ‘başka yerler’i gördüler, tanıdılar. Öteleri bilinmez kale ler çıktı önlerine. Ve dünya görülmesi gereken bir alan olarak açılıverdi önlerinde birden bire. Sarsılmaz iman olmasıyla varoluşun anlamsal ve evrensel yönünü kaçırdılar. Sonuçta kendilerini hâlihazırda var olan geniş, açık ve büyük bir dinin kolları arasına bıraktılar. Susuzluklarını Kızıldeniz sahillerindeki Hıristiyanlıktan giderdi ler.

Hans Portoz Avrupa’nın uyanışını, keşifler, ıslahatlar dönemini, Rönesans ve bütün bir Batı uygarlığını Haçlı seferlerine bağlıyor. Dini inançlar sarsıldı, kopmaz sanılan bağlar koptu. Sayısız kalıplar kırıldı ve hareket başladı. Toplumbilim diliyle söylemek gerekirse, ‘toplumsal zaman’ı gösteren, bin yıl önce 395 rakamı üzerinde donup kalmış olan saatin akrebi harekete geçti ve günden güne hız kazandı.

Beyaz adam, yeryüzünü tanıma isteğini Haçlı seferleriyle kazandı. Bu geniş ve hareketli dünya Batının cesur ve araştırmacı insanlarını yeni yerleşim bölgeleri tanımaya, yeni yollar aramaya sevketti. 15. ve 16. yüzyıllarda büyük dünya seferlerinin, coğrafi keşiflerin, yeni deniz ve kara yollarının sebebi buydu. Artık efsanevi Asya’nın gizemli Afrika’nın ve zengin Amerika’nın keşfi, dünya görüşünün genişletilip uygarlığının bu temellere oturtulması kaçınılmazdır. Gerek tarihçiler gerek toplumbilimciler her zaman şunu iddia etmişlerdi: Haçlı se ferleri (yani bir grup Batılının doğuya hicreti), coğrafi keşifler ve dünya turları (yani Asya, Afrika ve Amerika’ya hicret) Avrupa’nın uyanmasının, harekete geçmesinin ve bugünkü Batı medeniyetinin ilk ve temel esasıdır.
Bu tarih Ortaçağın başlangıcını ve 1453 İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethi de Ortaçağın sonu kabul ediliyor.
Doğu ve Batı’nın en büyük medeniyetini oluşturan yarı vahşi, Arya kavimlerinin güneye ve batıya doğru hicret etmeleri, Sümer, Babil, Akad ve Aram sülalerinin büyük uygarlıkların kurulmasına sebep olmaları, Sami kav minin Beynelnehreyn (iki ırmak arası-Mezopotamya), Mısır ve Kuzey Afri ka’ya hicret edişleri, israiloğullarının Mısır’dan Filistin’e hicretleri, Berberi lerin batıya ve doğuya hicretleri; Frenklerin, Hunların, Slavların, İngiliz ve Saksonların… Avrupa’ya hicretleri şu gerçeği gösterir: Bedevî kabile toplumlarının merkezi ve büyük toplumlar haline geçişinin temeli hicret eylemidir.

Amerika’nın uygarlığında daha açık bir biçimde görülmektedir. Avrupa’nın maceracı insanları kendi ülkelerini terkedip yeni kıtalara hicret etmekle bugünkü büyük ve ileri toplumun temelini atmışlardır. Üstelik bu insanlar ülkelerinde kalacak olsalardı, ya katil, ya da soyguncu olacaklardı.

İnsanlık tarihindeki kapalı ve açık dinlerin, kapalı ve açık toplum ve uygarlıkların incelenmesi şu gerçeği ortaya çıkarmaktadır ki, hicret fert veya toplumun yer’e bağımlılığını koparır, onu (fert veya toplumu) bağımlılık tan kurtarır. Hicret, insan ve toplumun dünya görüşünü değiştirir ve sonuçta da dinsel, fikirsel, duygusal donukluğu ve gerilemeyi iptal eder, toplumsal çürümeyi önler. Topyekün bir hareket ve toplumsal bir diriliş sebebi olan hicret, insanı, içinde bulunduğu dört donuk unsurdan (Tarih, toplum, tabiat ve ten) kurtararak yüce ve kâmil makamlara ulaştırır.
Her uygarlığın ardında bir hicret vardır. Araştırıp incelediğimizde görürüz ki her büyük toplumun ardında mutlaka bir hicret vardır. Hicret, Kur’an’da ve Peygamber (sav)’in hayatında tarihi bir olaydan çok farklı bir olaydır. İslam’da Hicret’in konumuna bakacak olursak göreceğiz ki, o büyük ve toplumsal bir esastır.”
TAKVİM VE MÜSLÜMANLAR
Yazar Mustafa İslamoğlu, bir yazısında takvimin Müslümanların nazarındaki önemini anlatırken şunlara yer veriyor: “Takvim, insanların zamanı ölçmek için kullandıkları masum bir ölçü. Kur’an, güneş ve ayın yaratılışından bahsederken, zamanı ölçmeye yaradığını dile getirir. Ay takvimi, vahyin içine indiği toplumun uyguladığı takvim. 12 ay esasına dayanıyor. 355 güne tekabül ediyor. İslâm’ın teklif ettiği ibadetler, hep bu takvime göre eda ediliyor. Mesela Ramazan orucu, kameri takvime göre tutuluyor. Bayramlar, kurban kesme, hac ibadeti, zekâtın yılını tesbit hep bu takvimi esas alıyor. Vahyin içine giriyor. Mesela Kehf Sûresi’nde 300 üzerine 9 eklediklerini söylerken, güneş takvimini ay takvimine dönüştürmeye işaret etmektedir. Çünkü 300 yıllık güneş takvimi, ay takvimine dönüştürüldüğünde 309 yıl eder. Allah Rasûlü’nün hayatındaki olaylar, kameri takvimle kayıtlara geçmiş. Vahyin iniş zamanını tesbitte kameri takvim kullanılmış. Bu takvim, Müslümanın ibadetinin ve inancının içine bir biçimde girmiş.
Hz. Ali’nin teklifiyle Hz. Ömer’in hilafetinde, Hz. Peygamber’in hicreti Müslüman takviminin başlangıcı sayıldı. Bu, hicretin 17. yılına tesadüf ediyordu. Müslümanlar, sonraki yüzyıllarda Müslüman zamanı olarak intişar bulan kameri takvimi uyguladılar. Güneş de ay gibi Allah’ın belgelerinden (âyetlerinden) biridir, hem de büyüklerindendir. O da zaman ölçülerinden biridir. Mekkeli müşrikler de Medineli Yahudiler de ay takvimiyle güneş takvimi arasındaki farkı kapatmak için “zamanla oynuyorlar” idi. Buna “nesî” adı veriliyordu. Hatta bu oynayışı Kur’an “küfürde/nankörlükte ileri gitmek” olarak adlandırıyordu. Bu bir tür sahte zaman peydahlamaktı. Güneş takvimi, ay takviminden farklı olarak 365 günlük bir zamana tekabül eder. Bu da Allah’ın koyduğu bir zaman ölçüsüdür, âyetlerdendir.
Osmanlı, Batılılaşmanın hızlandığı Tanzimat yüzyılında dahi, güneş takvimine geçme ihtiyacı duyduğunda, Batı karşısında kendi kimliğini koruma refleksiyle hareket etti. Güneş takvimini Mart’ta başlattı ve adına da “Takvim-i Rûmî” dedi. Adını doğru koydu, isim hırsızlığı yapmaya tevessül etmedi. İran’la da eşitlemedi takvimini. İran’ın “nevruz: yenigün”ünden bir hafta öncesine, yani 14 Mart’a denk getirdi. Peki, Osmanlı sonrasındaki fetrette boy verenler ne yaptılar? Bu ikisini de iptal ettiler. Gerekçe “çağdaşlaşmak” idi. Onun da altında dinden kopma, sekülerleşme yatıyordu.
Peki, hicri takvimi “dini” bulanlar onun yerine neyi koydular? İsmini Papa Gregorius’tan alan “Gregoryen Takvimi’ni” Yani, Müslüman zamanından kopup koparanlar, bu milleti Hıristiyan zamanına eklemeye kalktılar. Tabii ki, ayıp ettiler. Fakat bu, o kadar da önemli değil. Zaman geçiyor, ömür akıyor. Takvim, hangisi kullanılırsa kullanılsın, insana zamanı hatırlatan bir ölçü. Ama bir yılı diğerine devrederken “yılbaşı kutlamaları” adı altında icra edilen melanetin hiçbir iler tutar yanı yok.”

Milyonlarca Hacı vakfeye durdu

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 15 Kas 2010 at 17:34

Dünyanın birçok yerinden kutsal topraklara gelen 3 milyonu aşkın Müslüman, hac farizasını yerine getirebilmek için Arafat’a çıktı. Arafat’ta bulunan milyonlarca hacı adayı, omuz omuza vakfeye durdu.

Arafat’a dün geceden itibaren gelmeye başlayan hacıların daha rahat bir ortamda hac görevlerini yerine getirebilmeleri için olağanüstü güvenlik önlemleri alındı.

Bugün sabahtan itibaren Arafe’de vakfede durabilmek için yollara akın eden hacı adaylarının trafik güzergahları bu yıl hem havadan, hem karadan kontrol altına alındı.

Havadan helikopter ile Arafat’a akın akın gelen milyonlarca hacının heyecanı görüntüleNdi. Arafat sınırları içerisinde büyük otobüslerin haricinde küçük araçların girişine izin verilmezken, binlerce otobüs mümkün olduğu kadar Arafat sınırları içerisine alındı.

Öğle saatlerine kadar Rahma dağına çıkıp dualarını ve ibadetlerini bir an önce yapıp müzdelifeye çıkmak isteyen milyonlarca hacı özellikle Peygamber efendimizin namaz kıldığı Nemira mescidine akın edince yollar kilitlendi.

Öğle namazı ile ikindi namazının birleştirildiği öğle namazında hayat, tamamen durdu. Sıcağın bastırması özellikle yaşlı insanları çok etkiledi. Vakfede, aşırı sıcaklığa rağmen genç, yaşlı herkes ayakta durarak 25 dakika süren duâyı dinledi. Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed, ”Hac, Arafat’tır” buyurmuşlardı.

Bu arada dünyanın değişik ülkelerinden gelen 200′e yakın yabancı gazeteci Suudi Arabistan Enformasyon Bakanlığının binasında bulunan yüksek kuleden bölgenin fotoğraf ve videolarını çekti.
Yolların yoğunluktan kilitlenmesi sonucu ise Rahme dağına giden gazeteciler sadece 1 km’lik mesafeyi yaklaşık 4 saatte almak zorunda kaldı.

Güvenlik önlemlerinin yanı sıra gün boyunca havada olası acil hastalıklara ve durumlara karşı helikopterler uçtu.

Arafat meydanında ambulanslar ve sağlık ekipleri hazır bekledi.
Sıcaktan bunalanlar için ise yollarda soğuk su çeşmeleri hizmete sunuldu.

Suudi Arabistan televizyonu 1. ve 2. kanalı ise Arafat meydanının çeşitli yerlerine yerleştirdikleri canlı yayın araçları ve kameraları ile Müslümanlar ın Vakfe’ye duruşunu canlı olarak 24 saat boyunca dünyaya aktardı.

Hacı adayları öğle ve ikindi namazını birlikte kıldıktan sonra, Müzdelifeye hareket edecekler.

Bir manada mahşerin provası diye nitelendirilen Arafat’ta 3 milyonu aşkın hacı adayı, sabahın ilk saatlerinden itibaren rahmet dağı olarak bilinen, Hazreti Adem ve Havva’nın yer yüzündeki ilk buluşma noktası, Peygamber Efendimizin (sas) eteklerinde veda hutbesini okuduğu kutsal belde Cebelurrahme dağına doğru hareket etti. Kalabalığın sayısının öğlene doğru milyonları bulması nedeniyle insanlar yürümekte zorlandı.

Hacı adayları, öğle ile ikindi namazını cem edip Arafat vakfesini yaptıktan sonra hacı olacak. Hacılar, akşam gün batımıyla birlikte Müzdelife’ye intikal edip oradan da Mina’ya geçecek.

Hacda Türkiye rüzgârı

In Hz. Muhammed ( S.A.V) on 08 Kas 2010 at 10:39

Hacda Türkiye rüzgârı

Türkiye’nin İslam ülkeleri nezdindeki “yükselen yıldız” konumu hacda da etkili bir şekilde hissediliyor.

Muhtelif İslam ülkelerinden gelen hacı adayları ile yapabildiğimiz en kısa sohbetlerde bile, Türkiye’den olduğumuzu öğrenir öğrenmez, takdirkâr cümleler peş peşe sıralanıveriyor.

En kısa ve anlamlı takdir cümlesi, “Yaşasın Türkiye!” oluyor.

Genç hacılar Türk futbolunun başarısına; orta sınıf ve iş dünyası kuşağı Türkiye’nin ekonomik krize rağmen yakaladığı ekonomik istikrar ve başarıya ilgi duyarken; Ortadoğu ülkelerinden gelenler özellikle Başbakan’ın Filistin konusundaki cesur duruşunu takdir ediyor.

Birçok Filistinli, Lübnanlı, Suriyeli ve Mısırlı’nın cep telefonları ise Tayyip Erdoğan’ın ünlü “One Minute”ikazıyla açılıyor.

Türkiye’nin Filistin halkına verdiği söz konusu olduğunda ise çoğu zaman eller takdir belirtisi olarak havaya kalkıyor.

Hac hizmetlerinde takviye: 5 yeni sağlık merkezi

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Fikret Karaman, Türk gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında, Diyanet İşler Başkanlığı’nın bu sene birkaç alanda yeni hizmetleri devreye soktuğunu bildirdi.

İki yıl önce arife günü tüm hacılara sıcak yemek hizmetini tecrübe ettiklerini, bazı sebeplerden dolayı ara vermek mecburiyetinde kalkıklarını belirten Karaman; bu sene aksaklıkları gidererek tekrar bu hizmeti başlatacaklarını belirtti.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yeni hizmetleri üç konuda kümeleşiyor:

* Beş yeni sağlık merkezi.

* Hacıların Arafat’a ulaşımında otobüs sayısını artırılması.

* Arafat’ta hasta hacılara klimalı çadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı yıllardan beri sadece Türk hacılara değil herkese hizmet vermekte olan sağlık merkezine ek olarak, semtlerde beş yeni poliklinik merkezi daha açtı. Buralara gelen ve ayakta tedavisi yapılamayan hastalar sağlık merkezine yönlendiriliyor.

Fikret Karaman, ayrıca hac mevsiminde görev yapacak olan din görevlilerinin, görevlerini daha verimli olarak yerine getirebilmeleri için, önceden umreye getirdiklerini ve Hac menasikinin (şartlarının) ifa edileceği yerlerde uygulamalı eğitim verildiğini belirtti.

Hac, ibadet ve uygarlıktır

Bu arada Mekke Valiliği, hacılara verilmekte olan hizmetlerin kalitesinin artırılmasına yönelik olarak yeni bir sloganla halkı hacılara sahip çıkmaya çağırdı: “Hac ibadet ve uygarlıktır.”

Yıllar yılı, hacılara “Duyuf’ur-Rahman” (Rahman’ın Misafirleri) metaforik ifadesine çerçevesinde, hacılara her konuda yardımcı olunmasını teşvik eden yönetimin yeni slogana ihtiyaç hissetmesi anlamlı bulundu.

BUGÜN

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.