H.E.M D.Ü.Ş.Ü.N ; H.E.M G.Ü.L

‘Toplum’ Kategorisi için Arşiv

Başörtülü öğrencilere sınav zulmü

In Toplum on 28 May 2011 at 14:23

 

İzmir’de Açık Öğretim Fakültesi (AÖF) sınavına giren başörtülü öğrencilere. bazı okullarda zorluk çıkarıldı. Bornova Kız Teknik ve Meslek Lisesi ve Yahya Kemal Beyatlı İlköğretim Okulu’nda öğrenciler, içeriye alınırken başörtülerini çıkarmaya zorlandı. Başını açmayanlara tutanak imzalatıldı.Bugün yapılan sınavın sabahki bölümünde, bazı okullarda keyfi uygulamalarla öğrenciler büyük bir sıkıntı yaşadı. Bazıları sınava ağlayarak girdi. Kız öğrencileri başörtüsünü açmaya zorlayan görevlilerinse isimlerini gizlediği görüldü. Yaka kartı takmak zorunlu olduğu halde bazıları bu konuda yönetmeliğe uymadı. Bazıları ise yaka kartını ters taktı. Bornova Kız Teknik ve Meslek Lisesi’nde bina sorumlusu Egemen Özdemir’in başörtüsü çıkarılması ısrarı, bazı öğrencileri ağlattı. Yaka kartını ters takan Özdemir, “Sınava niye almıyorsunuz?” diye soran öğrenci ve velilerine, “Bizim elimizde, başörtüsüyle sınava girileceğine dair bir yazı yok. Başınızı açmazsanız giremezsiniz. Bize gelen emir bu.” dedi.Öğrencilerin verdiği bilgiye göre Özdemir, sınav sırasında sınıfları gezerek görevlilere, başörtülülere tutanak imzatlamaları, aksi halde sınavdan çıkarmaları uyarısında bulundu.

Yahya Kemal Beyatlı İlköğretim Okulu’nda ise iki bayan görevli, “Tuvalete gidin, başınızı açıp öyle gelin. Aksi halde içeri almayız.” şeklinde adeta tehdit etti. Velilerin olaya müdahale üzerine görevliler, “Yönetmelikte böyle yazıyor.” diyerek kendilerini savundu.

Söz konusu yönetmelikte ise, “Başörtüsüyle gelenler sadece uyarılacak. Emniyetle karşı karşıya getirilmeyecek.” yazıyor.

 

BİR YORUM: BAŞ ÖRTÜLÜ ÖĞRENCİLERE DAHA NE KADAR SINAV ZULMÜ GÖSTERECEKSİNİZ, DAHA NE KADAR ONLARI YOK SAYACAKSINIZ, DAHA NE KADAR ONLARI KENARA İTMEYE ÇALIŞACAKSINIZ. ONLAR BİRER İNSAN. ONLARIN BEYNİ İLE REKABET ETMEKTEN KORKUYORSANIZ, ONLARIN SİZİ GEÇMELERİNDEN TIRSIYORSANIZ YA DAHA ÇOK ÇALIŞACAKSINIZ, YA DA SINAVA GİRMEYECEKSİNİZ. BEL ALTI VURMAYIN ARTIK.

Konuşurken imanınızı zedelemeyin

In Toplum on 07 May 2011 at 10:57

Halk arasında kızgınlık ve dalgınlık anlarında sık sık duyduğumuz bazı sözler imanın zedelenmesine yol açıyor.

Prof. Dr. Abdülaziz Beki, ‘Allah özenip bezenip yaratmış’, ‘o, cennete girerse ben girmem’, ‘Allah gelse seni elimden alamaz’, ‘Burası Allah’ın unuttuğu yer!’ gibi sözlerin imanı zedeleyeceğini ve bunun için, kişinin söylediği sözlere dikkat etmesi gerektiğini dile getirdi.Kızgınlık anında veya öfke sonucu ağızdan çıkanı kulak çoğu zaman duymaz. Bazen de herhangi bir konuşma esnasında fütursuzca sözcükler dilden dökülüverir. İnsan farkına vararak veya varmayarak pek çok defa, kendisini küfre götübilecek davranış, iş ve sözlerde bulunabilmektedir. Bu türlü davranış, iş ve sözler onun manevî hayatını karartır, zulümatlı hâle getirir ve kapkaranlık yapabilir.

Düşünülmeden söylenilen öyle sözler var ki kişiye ağır sorumluluklar yüklüyor, manevi kayıplar yaşatıyor. ‘Allah özenip bezenip yaratmış’, ‘o, cennete girerse ben girmem’, ‘günümüzde Kur’an-ı Kerim’le hükmedilemez ve O’nunla amel edilemez’ ‘Azrail peşini bırakmadı’, ‘Gençliğin ilahı’, ‘O’nun Allah’ı paradır’ gibi birtakım sözler kişiyi dinden çıkma noktasına getiriyor. İlahiyatçı Prof. Dr. Abdülaziz Beki bu ve buna benzer ifadelerin imanı zedelediğini belirtiyor. Bazı inanç, fiil ve sözler mümini küfre sürüklüyor. İmanın getirdiği şartlara inanmama, puta, ateşe veya insan gibi herhangi bir yaratılmışa tapmak, Kur’an-ı Kerim’i kötü bir yere atmak, haç, zünnar gibi simgeleri kullanmak imanı zedeleyen davranışlardan sadece birkaçı. Ayrıca imana aykırı sözlerle de dil kirletiliyor. Prof. Dr. Abdülaziz Beki dikkat edilmeden, umursamaz bir şekilde, sözün nereye vardığı, nasıl bir sonuç doğuracağı düşünülmeden kullanılan bazı ifadelerin imana aykırı olduğunu ifade ediyor. Beki, “Kur’an-ı Kerim, sarih ve sahih mütevatir sünnet ve icma ile sabit olan dini bir hükmü kalple inkâr etmek, küçümsemek veya alay etmek küfre girer. Ayrıca bir Müslüman’a , ‘Ey kâfir, Yahudi, dinsiz’ demek ve bunu üzerinde bulunduğu İslam dinini küfre, Yahudiliğe, Hıristiyanlığa veya dinsizliğe benzeterek söylemek de imanı zedeler. İmanı tehlikeye atar.” diyor.

Prof. Dr Abdülaziz Beki, ağızdan imana aykırı bir söz çıkması veya mukaddesleri incitecek bir laf edilmesi durumunda hemen tövbe edilmesi gerektiğini belirtiyor. Beki şöyle konuşuyor: “Mümin ‘Eyvah! Ben ne yaptım, imanım gitti, dinden çıktım’ diyerek herhangi bir ümitsizliğe kapılmamalı. ‘Artık sen dinden çıktın, bir daha dine dönemezsin, Allah seni kabul etmez’ gibi tuzaklara kanmamalı. Hemen pişmanlık duymalı, Allah’ın rahmetine sığınmalı ve tövbe etmelidir. Aynı zamanda bilimsel İslami eserler okuyarak akıl tatmin edilmeli, şüpheler giderilmeli. Manevi hastalıklar tedavi edilmeye çalışılmalı.

Sorumluluk doğuran, imanı tehlikeye atan sözlerden bazıları

Azrail, falan kişinin ruhunu almada yanlışlık yaptı. Azrail suratlı adam.

‘Dünya için ahiretini terk etme!’ denilen kimsenin cevap olarak , ‘ben veresiye için peşin olanı bırakmam’ ifadesi.

‘İster Müslüman olarak ister kâfir olarak’ demesi. Allah bana acımıyor.

Allah falan kuluna şu kadar zenginlik veriyor; bana ise az veriyor. Böyle adalet olur mu?

İnanmayan birisi için ‘Allah rahmet eylesin’ demek. Öküz Aleyhisselam.

Dinim, imanım gevredi.

Allah gelse seni elimden alamaz.

‘Müslüman değil misin sen?’ denildiğinde cevaben, ‘değilim’ demek.

Peygamberimiz’in (sas) sünnetlerinden veya hadislerinden birisini alaya alır bir tarzda ‘çok dinledik bunları’ demek. Onda iman ne gezer.

Burası Allah’ın unuttuğu yer.

Yukarıda Allah var. İmalat hatası.

Cimrilerin Allah’ı, Allah baba.

Fala inanma, falsız da kalma.

Kader utansın, kahpe felek.

Allah’a lazımmış ki öldü.

Seninle cennete bile girmem.

Yalansız iş mi var, faiz yemeyen mi var?

Sen namazı boş ver, benim kalbime bak. İşiniz Allahlık, Allahlık Ali Bey misali gibi sözler sarfetmek, Seni Allah’tan çok seviyorum” demek. 8sutun

Öpüşmeye karşı takkeli eylem

In Toplum on 05 May 2011 at 14:07

Taksim’de iki gencin İETT otobüsünde öpüştükleri için otobüs şoförü tarafından araçtan indirilmesini “öpüşerek” protesto edenler “takkeli eylemle” protesto edilecek.

Ekşi Sözlük yazarlarının organize etmesiyle Taksim’de toplanan bir grup genç bindikleri otobüste öpüşerek İETT’yi protesto etmişti.

Ekşi Sözlük’ün bu eylemine İHL Sözlük farklı bir eylemle karşılık vermeye hazırlanıyor.

25T İETT HATTINDA TAKKELİ EYLEM

İHL Sözlük yazarlarının ses getireceğe benzeyen eylemine farklı önerilerle katkıda bulunanlar ise bir hayli fazla. Daha önce öpüşme eyleminin gerçekleştiği 25T İETT hattının Taksim durağında toplanacak olan yazarlar, takkeleriyle otobüse binip daha sonra ilk durakta inerek en yakındaki camiye gidip cemaatle namaz kılmayı planlıyorlar.

İŞTE BAZI YAZARLARIN MESAJLARI

meçhul-x: olanları hepiniz biliyorsunuz,
muhtemelen sarhoş ya da sarmaş dolaş tiplerin iett gibi halkın ortak kullanım alanında,
sevişip öpüşmesinden rahatsız olan iett şöförü görgü tanıklarına göre “burası seks otobüsü değil” demiş,
ve tepkisini göstermişti.
ekşi sözlük’ün başını çektiği sosyal medya örgütlenmesi ile o şöför görevinden alındı diye biliyorum.
daha sonra yine ekşi sözlük etrafında toplanan gençler bu hatta bir araya gelip sevişme eylemi yaptılar.


şimdi,
beyler bayanlar, kimse kusura bakmasın sokak ortasında seks yapmak isteyenlere müsaade etmeyeceğiz.
o şöför yalnız değil, bunu bir şekilde göstermek gerekiyor,
burası danimarka ya da hollanda değil,

bir tarih ve saat belirleyelim ve takkemizi takıp beraberce binelim o otobüse,
sonra da ilk en yakın camide iner namazımızı kılarız inşallah.

sesimiz edepsizlerden daha gür çıkmayacaksa,
bu ülke bizim demenin bir anlamı yok.

sozluk eczanesi: eylem fikri güzel de takke olmamış bence,genel kanıda farklı anlamlar çıkabilir.
mesela zemzem sularıyla içinde sevişilmiş yani necis ve cünüb olan belediye otobüsünü yıkama eylemi yapılabilir ya da başka bir aksiyon ben varım.

mbk: sonuna kadar desteklediğim, katılmayı istediğim ama kamplaşmaya neden olmasından ürktüğüm eylemdir. sevişmenin karşılığı zemzem ya da takke değildir zira. neticede olayın ahlaki boyutudur eleştirilmesi gereken ve bu da gayet naif bir şekilde yapılabilir hatta yapılmalıdır. hülasa varım hanımlar/beyler…

aysereyhan: kesinlikle yapılması gereken eylem.

asfurseze: 99′luk tesbihimle geleceğim,
elimde “bu otobüste eylem var” yazısıyla.

azade: müthiş bir eylem de, ben baş örtümü alıp gelsem olmaz mı?

bilal cilbiroglu: mozambik’ten gelen takkem ve gür sakalım ile katılacağım bu eyleme.

Öğrenciler en çok hangi sitelere giriyor

In Toplum on 03 May 2011 at 09:21

Öğrenciler en çok hangi sitelere giriyor

AA muhabirinin Telekomünikasyon İletişimBaşkanlığı’nın (TİB)internetsitesi www.guvenliweb.org.tr’den aldığı bilgiye göre, 11–24 Nisan 2011 tarihleri arasında kutlanan İnternet Haftası etkinlikleri çerçevesinde, TİBİnternet Dairesi uzmanları Ankara’daki bazı okullardainternetin güvenli kullanıma yönelik bilinçlendirmeseminerleri gerçekleştirdi.

Ankara’da Fatma Yaşar Önen Ticaret Meslek Lisesi,ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları ve Nesibe Aydın İlköğretim Okullarında gerçekleştirilen sunumlardaöğrencilere internetin faydaları, internet ortamında karşılaşılabilen riskler ve alınması gereken tedbirlerle internetin güvenli, etkin ve doğru kullanımı hakkında tavsiyelerde bulunuldu. Seminerlerde, öğrencilere internet kullanım alışkanlıklarıyla ilgili çeşitli sorular da yöneltildi.

Buna göre, öğrenciler interneti sırasıyla en çok sosyal paylaşım, oyun ve ödevleri için kullanıyor. Sosyalpaylaşımda ise ilk sırayıFacebookalıyor, hemen her öğrencinin Facebook hesabı bulunuyor.

Bazı öğrencilerin Facebook‘taki arkadaş sayısı 200′ün üzerindeyken, gerçek hayatta samimi olduklarıinsan sayısı sadece 20′de kalıyor. Çocuklar, Facebook‘ta çok arkadaş sahibi olmakla övünürlerken bunlardan birçoğunu tanımıyor. Ayrıca, Facebook kullanma yaşının 13 olmasına karşın ilköğretim 5. Sınıf ve altında birçok öğrencinin de Facebook hesabı bulunuyor.

Yapılan seminerlerde öğrenciler arasında oldukça popüler olan Facebook gibi sitelerde nelere dikkat edilmesi gerektiği, gizlilik ayarlarının önemi ve nasıl yapılması gerektiğiyle nelerin paylaşılması, nelerinse paylaşılmaması gerektiği üzerinde duruldu.

Özellikle internet ortamında aktarılan herhangi bir bilginin asla silinemediği, bu nedenle de öğrencileringelecek yaşantılarını olumsuz etkileyebilecek özel bilgilerin asla paylaşılmaması gerektiği vurgulandı.AA

Türkiye’de Kaç Kişi Evrime İnanıyor

In Toplum on 26 Nis 2011 at 09:21

araştırma,evrim,inanç,insanlık,dünya

Dünya çapında aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 23 ülkede gerçekleştirilen ‘inanç araştırması’çarpıcı sonuçlar ortaya koydu…

Türkiye, yüzde 91 ile ‘Allah’a inanların en çok yaşadığı 2’nci ülke oldu. Birinci ülke ise Endonezya

Yüzde 2’lik ateist sayısı ile dünyada 18’inci sırada yer alan Türkiye’de, evrime inananların oranı ise yüzde 19 olarak belirlendi. Türkiye, evrime inananlar sıralamasında 20 ülkeyi geride bıraktı.

Kanada merkezli araştırma şirketi Ipsos ve Reuters haber ajansının ortak çalışması olan “İlahi varlık, evrim ve ölümden sonra hayat” isimli araştırmada çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Aralarında Türkiye’nin de olduğu 23 ülkede yapılan araştırma 18 bin 829 kişi ile görüşülerek hazırlandı. Araştırmada Türkiye, 23 ülke içinde en inançlı ikinci ülke oldu. Anket sonucunda Tanrı’ya inananların genel oranı yüzde 51 olarak belirlenirken bu oran Türkiye’de yüzde 91 çıktı. Ipsos yetkililerinden Bobby Duffy araştırma ile ilgili, “Bu anket ma-nevi yaşamın toplum için ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Ruhsal bir varlığa ve ölümden sonra yaşama inananlar yoğunlukta çıktı. Ancak dini inancından emin olmayanların oranının fazlalığı da dikkat çekti” diye konuştu.

İşte o araştırmadan çarpıcı sonuçlar

-Türkiye’de birden fazla Tanrı’nın varlığına inananların oranı yüzde 2 iken Hindistan yüzde 24 ile birinci oldu.

-Ölümden sonra ne yaşanacağını bilmediklerini söyleyenlerin oranı Türkiye’de yüzde 14. İsveç ise yüzde 41 ile ilk sıraya oturdu

-Türkiye’de tanrıya inanmayanların toplam nüfusa oranının yüzde 2 olduğu belirlendi. Dünyada bu oran yüzde 18.

-Cennet ve cehenneme inanan Türkler yüzde 52’lik oranla Endonezya’dan sonra ikinci sıraya oturdu.

-Türklerin yüzde 2’si dini inancından emin değil. Bu oran İsveç’te yüzde 24.

-Türkiye ankette reenkarnasyona en az inanan ülke çıktı.

-Amerika’nın yüzde 4’ünün cennete inanıp cehenneme inanmadığı raporda Türklerin oranı yüzde 0.

-Türkiye’de evrime inananların oranı ise yüzde 19 olarak belirlendi.

-Tanrı’ya en az inanan ülkenin Fransa olduğu açıklandı.

Tanrıya en çok inanan 10 ülke

1- Endonezya %93
2- Türkiye %91
3- Brezilya %88
4- G. Afrika %83
5- Meksika %78
6- ABD %70
7- Arjantin %62
8- Hindistan %56
9- Rusya %56
10- Polonya %51

Evrime en az Suudi Arabistanlılar inanıyor

Aynı araştırmada bu kez 24 ülkede Evrim teorisine olan inanç da soruldu. Türkiye, yüzde 19’la 21’inci sırada yer aldı.

1- İsveç %68
2- Almanya %65
3- Çin %64
4- Belçika %61
5- Japonya %60
6- Fransa %55
7- İngiltere %55
8- Macaristan %55
9- İspanya %53
10- Avustralya %51
11- Kanada %45
12- G. Kore %41
13- İtalya %40
14- Hindistan %39
15- Polonya %38
16- Arjantin %37
17- Meksika %34
18- ABD %28
19- Rusya %26
20- Brezilya %22
21- Türkiye %19
22- G. Afrika %18
23- Endonezya %11
24- S. Arabistan %7

Guardian: İslam’ı İstanbul’da tanıyın

In Toplum on 23 Nis 2011 at 23:29

Guardian: İslam’ı İstanbul’da tanıyın

İngiliz gazetesi: İstanbul’da bir aylığına Müslüman olun. Günde beş vakit namaz kılın, oruç tutun.

İngiliz Guardian gazetesi, “İstanbul’da bir aylığına Müslüman olun. Günde beş vakit namaz kılın, oruç tutun” başlıklı haberinde Müslüman olmayanlara yönelik, Müslümanlığın vecibelerinin yerine getirildiği İstanbul turunu tanıttı.

İSTANBUL’U SEÇTİK ÇÜNKÜ..

Gazete, Tayland merkezli “Blood Foundation” adlı kuruluşun organize ettiği “Bir Aylığına Müslüman” adlı 9 günlük İstanbul şehir turuyla ilgili olarak Başkan Ben Bowler’ın şu sözlerini aktardı: “(Mevlana Celaleddin) Rumi üzerine yoğunlaşmak istiyoruz çünkü kendisi birleştirici bir şahsiyet. İstanbul’u seçtik çünkü Türkiye, diğer Müslüman bölgelerine kıyasla daha açık ve Batı ile ilişkiye hevesli.”

İÇKİ VE DOMUZ ETİNDEN UZAK DURUN

İstanbul turunu 21 güne çıkarmayı istediğini aktaran Ben Bowler, katılanların Müslümanlıkla ilgili ders aldığını, beş vakit namaz kılıp oruç tuttuğunu, içki ve domuz etinden de uzak durduğunu kaydetti.

Mısır’da devrimin bilançosu: 846 ölü

In Toplum on 19 Nis 2011 at 18:08

Mısır'da devrimin bilançosu: 846 ölü

Mısır hükümeti hakikat komisyonu, Mübarek’in devrilmesiyle sonlanan süreçte ölü sayısını açıkladı.

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Mısır hükümeti hakikat komisyonu, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan halk ayaklanması sırasında en az 846 kişinin öldüğünü açıkladı.

Hakimlerden oluşan komisyon, bugün yayınlanan raporunda, giderek artan kitle gösterilerine karşı güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımıyla ilgili ayrıntılara yer verdi.

Raporda, güvenlik güçlerinin gerçek mühimmat kullandığı, çatılara keskin nişancılar yerleştirdiği ve protestocuların üzerine otomobil sürüldüğü belirtildi.

Raporda ayrıca, olaylarda 6 bin 400′den fazla kişinin yaralandığı kaydedildi.

Osmanlıya ihanetin ‘lanetli’ bedeli!

In Toplum on 17 Nis 2011 at 17:35

Osmanlı Devleti’ne karşı İngilizlerle işbirliği yapan Haşimilerin, Osmanlı’nın yıkılmasından sonraki 30 yılda başında esen lanet fırtınasının ibretlik hikâyesi…

Mustafa Armağan’ın köşe yazısı

Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı’nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.

Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı’nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?

Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida’nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.

Osmanlı’nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.

En iyisi, siz ‘İslam’da hayalet var mı?’ sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı’ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün’de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.

1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi’ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Kral Abdullah’ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid’i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:

“Bence Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman’a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı.” (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).

Sultan Abdülhamid’in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı’nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.

Abdülhamid’in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul’a getirip Boğaz’da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid’in “ak” dediğine “kara” demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz’a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.

İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı’nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı’nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924′te Abdülaziz b. Suud’un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali’ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958′de parçalanarak öldürülecek olan Ali’nin oğlu Abdülilah bu defa Irak’ta karşımıza çıkacaktır) Ali’nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.

Muazzam Arap Krallığı’nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs’ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif’i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı’yı hatırladığını ve “Ah ben Osmanlı’ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum” diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931′de Amman’da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen’de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)

Ancak Şerif Hüseyin’in Osmanlı’ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.

Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal’ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.

Yerine oğlu Gazi’yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat’ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)

İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun “nâib”i yapıldı. İkisi birlikte Irak’ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958′deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.

Şerif Hüseyin’in öbür oğlu Abdullah’ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail’in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin’in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970′te eceliyle ölmüştür.

Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.

Osmanlı’ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.

Az kalsın casus Lawrence’i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra’da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.

Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron’un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere’nin “kullan, at” çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.

Öte yandan Kral Abdullah’ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:

“Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı’ya isyana kalkışmazdık.”

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:

“Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail’e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı’ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık.”

Zaman

ABD demokrasisi paraya dayanıyor

In Toplum on 11 Nis 2011 at 10:00

ABD demokrasisi paraya dayanıyor

Çin yönetimince ‘ABD’nin insan haklarını diğer ülkelerin imajını kötülemek ve kendi stratejik çıkarlarının peşinde koşmak için kullandığı bir siyasi araç olduğu’ değerlendirmesi yapıldı.

ABD’nin ”insan hakları konusunda çifte standart uygulayarak ve insan hakları bahanesiyle hegemonya peşinde koşmak gibi kötü planlar uygulayarak iki yüzlülük yaptığı” ifade edilen raporda, Amerikan tarafına kendi insan hakları durumunu iyileştirmek için somut önlem alması ve insan hakları konusunu başka ülkelerin içişlerine karışmakta kullandığı hegemonyacı eylemlerinden vazgeçmesi önerildi.

-”ABD DEMOKRASİSİ PARAYA DAYANIYOR”-

Amerikan vatandaşlarının medeni ve siyasi haklarının ülke yönetimi tarafından ciddi şekilde ihlal edildiği ve özel yaşamlarının zarar gördüğü savunulan raporda, Amerikan makamlarının şüphelilerden itiraf almak için sıkça şiddete ve işkenceye başvurduğu, yanlış mahkumiyet kararları verildiği iddia edildi.

ABD’nin diğer ülkelerde sınırsız internet özgürlüğü istediği, bunu başka ülkelere baskı ve hegemonya oluşturmak için diplomatik araç olarak kullandığı belirtilen raporda, ABD’nin bu konuda kendi topraklarında sıkı kısıtlamalar uyguladığına işaret edildi.

Raporda “ABD kendini demokrasi konusunda yol gösterici olarak görüyor, ama bu ülkenin demokrasisi esas olarak paraya dayanıyor” dendi.

-”HER 5 KİŞİDEN BİRİ SUÇ KURBANI”-

Amerikan kaynaklarından alınan verilerle hazırlanan raporda, ABD’de her yıl beş kişiden birinin bir suçun kurbanı olduğu kaydedildi.
ABD’nin en çok şiddet suçu yaşanan ülke olduğu ve vatandaşların can ve mal güvenliklerinin gereğince korunamadığı savunulan raporda, Amerikan Adalet Bakanlığı’nın verilerine dayanarak 2009 yılında bu ülkede 12 yaş ve üzerindeki kişilere karşı 4,3 milyon şiddet suçu, 15,6 milyon mülkiyet suçu, 133 bin kişisel hırsızlık suçu işlendiği ve şiddet suçuna maruz kalma oranının binde 17,1 olduğu aktarıldı.
ABD’nin en çok özel silaha sahip olunan ve silahla en çok suç işlenen ülke olduğu görüşüne yer verilen raporda, 300 milyonluk nüfusa sahip bu ülkede 90 milyon kişinin 200 milyon silaha sahip olduğunun tahmin edildiğine, istatistiklere göre bir yılda silahla 12 bin cinayet işlendiğine dikkat çekildi. Raporda, son yıllarda ABD’deki okullarda sıkça cinayet işlendiği hatırlatıldı.

-”IRK AYRIMCILIĞI HER ALANA NÜFUZ ETTİ”-

ABD’deki ırk ayrımcılığının kökleştiği ve toplumsal hayatın her alanına nüfuz ettiği belirtilen raporda, azınlıkların işe alınmada ve çalışma hayatında ayrımcılıkla karşılaştığı, siyahların terfi, sosyal yardım ve işe alınmalarda haksızlığa uğradığı ileri sürüldü.

Siyahların üçte birinin işlerinde ayrımcılığa maruz kaldığı, buna karşın her 16 siyahtan yalnızca birinin şikayette bulunduğu kaydedilen raporda, New York Times gazetesinin 23 Eylül 2010 tarihli sayısında yer alan haberde, 2009′da 803 Müslüman çalışanın işlerinde ayrımcılık gördükleri için şikayette bulunduklarının ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 20 arttığının bildirildiği aktarıldı.

ABD’deki azınlıklar arasında işsizlik oranının çok yüksek olduğu ve bu kişilerin beyazlarla aynı siyasi konumda olmadıkları savunulan raporda, basında yer alan verilere göre 2009′da yoksulluk oranının siyahlar arasında yüzde 25,8, Latin kökenliler (Hispanik) arasında yüzde 25,3 ve Asya kökenliler arasında yüzde 12,5, buna karşın Latin kökenli olmayan beyazlar arasında ise yüzde 9,4 olduğu bilgisi verildi.

ABD’de azınlıkların eğitimde açık şekilde eşitsizlikle karşılaştığı ve Afrika kökenli Amerikalıların sağlık bakımlarının kaygı verici olduğu ifade edilen raporda, hukukun uygulanmasına ve adalet sisteminde ırk ayrımcılığının aşikar olduğu, sıkça ırkçı nefretten kaynaklanan suçlar işlendiği ve göçmenlerin hak ve çıkarlarının güvence altında olmadığı savunuldu.

-KADIN VE ÇOCUKLARIN DURUMU-

Çin makamlarının hazırladığı raporda, ABD’de cinsel ayrımcılığın da ciddi boyutlarda olduğu ve bu ülkede kadınların sıkça tecavüze ve şiddete maruz kaldığı görüşüne de yer verildi.

Raporda 2008 verilerine göre, ülkede 20 milyon kadının tecavüz kurbanı olduğu, okullarda beş kız öğrenciden birinin cinsel suça maruz kaldığı, yaklaşık 3 bin kadın askere tecavüz edildiği ve bu sayının bir önceki yıla göre yüzde 9 arttığı belirtildi.
Kadınların ABD’deki aile içi şiddetin kurbanı olduğu vurgulanan raporda, yılda 1,3 milyon kişinin aile içi şiddete maruz kaldığı ve bunların yüzde 92′sinin kadın olduğu kaydedildi.

ABD’de çok sayıda çocuğun yoksulluk içinde yaşadığı, fiziksel ve ruhsal sağlıklarının güvencede olmadığı ifade edilen raporda her dört çocuktan birinin açlıkla mücadele ettiği ileri sürüldü.

Çocuklara karşı uygulanan şiddetin ciddi boyutlara ulaştığına dikkat çekilen raporda, çocuklara yardım amaçlı Love Our Children USA’in internet sitesindeki verilere göre, halen 93 binden fazla çocuğun hapiste olduğu, yüzde 75′i ile yüzde 93′ü arasındaki çocukların cinsel taciz ve ihmal edilme de dahil en az bir tramvatik vaka yaşadığı anlatıldı.

Raporda, ABD’de internette pornografik içerikli yayınların yaygın olduğuna ve bunların çocuklara ciddi şekilde zarar verdiğine işaret edilerek, aynı kuruluşun aktardığı bilgilere göre her 10 çocuktan 7′sinin pornografik içeriklli sitelere tesadüfen girdiği, üç çocuktan birinin ise bunu bilerek yaptığı kaydedildi.

İrticayı literatüremize sokan olay

In Toplum on 08 Nis 2011 at 14:47

İrticayı literatüremize sokan olay

Türkiye’de ‘İrtica’ kelimesini hayatımıza sokan ilk olaylardan biri 31 Mart Vakası olmuştu. Bu olaydan günümüze kadar hep aynı kelime kullanıldı.

Necdet Sevil / Dünya Bülteni – Tarih Servisi

13 Nisan 1909’da meydana gelen, ancak Rumi Takvim’de 31 Mart 1325 tarihine tekabül eden ve 31 Mart Vak’ası adıyla anılan bu olay, İttihat ve Terakki Fırkası’nın hâkimiyetine karşı bir  tepki olarak ortaya çıkmıştır.

1908’den sonra yaşanan kısa süreli hürriyet havası sona ermiş, baskıların artması ve İttihatçılara muhalif olan bazı kişilerin faili meçhul cinayetlerle öldürülmeye başlanması ortalığı daha da gerginleştirmiştir. Bu ahval karşısında Cemiyet, II. Abdülhamid’e ve onun temsil ettiği güçlere karşı iktidarlarını ve can güvenliklerini korumak için ordu desteğine müracaat etmiş ve Eylül ayı sonlarında Rumeli’de bulunan III. Orduya mensup Üç Avcı Taburu’nu İstanbul’a getirterek Mecidiyeköy’deki Taşkışla’ya yerleştirmişti.  Bu kışla, diğer kışlalara (Selimiye, Davutpaşa vb.) nazaran, mevkii itibariyle İstanbul’un merkezindeydi ve Yıldız Sarayı’na yakınlığı hasebiyle, bu birliklerin sadece asayiş hizmetleri için kullanılmayacakları da aşikâr görünüyordu. Nitekim, İstanbul’a gönderilen Avcı Taburlarının tamamen iç politikaya yönelik bir amaçla, İstanbul içindeki kuvvet dengelerini değiştirmek için gönderilmiş olmaları hususunda, muhalif-muvafık tüm gözlemcilerin fikir birliğine varmış olmaları son derece önemlidir. İşte bu politika bir süre sonra meyve vermeye başlamış ve daha çok Ahrar Fırkası yanlıları ile birlikte hareket eden Kamil Paşa Hükümeti, 19 Şubat 1909’da bir gensoru sonucunda düşürülmüştür. 7 Nisan’da İttihatçılar’a sert eleştiriler yönelten Serbesti Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin ertesi gün faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi ise tansiyonu bir anda yükseltmiş ve Hasan Fehmi’nin ertesi gün yapılan cenaze töreni İttihatçılara karşı olan büyük kitlelerin katıldığı tam bir tepki gösterisine dönüşmüştür.

Bu olaydan birkaç gün sonra İttihatçılar’ın ve meşrutiyet aleyhtarı söylemlerin yoğun propagandası altında kalan 4. Avcı Taburu’na bağlı askerler, 12-13 Nisan gecesi(31 Mart 1325) şeriat talebiyle ayaklanarak subaylarını hapsetmişlerdir. İstanbul’da bulunan 5. 6. ve 7. Nizamiye askerleriyle Beyoğlu Topçu Alayı’ndaki askerleri de yanlarına alarak Ayasofya Meydanı’na gelmişler ve gece 02.45’ten itibaren Meclis-i Mebûsan önünde toplanmışlardır. Ellerinde beyaz, yeşil ve kırmız renkli bayraklar bulunan bu isyancılara başta Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdeti olmak üzere, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti üyeleriyle, Beyazıt ve Fatih medreselerinin bazı talebeleri de iştirak etmiştir.  İsyancılara karşı gelen ya da onları bu isyandan vazgeçirmeye çalışan asker ve ilmiye mensubu bazı şahıslar da öldürülmüştür.
Başta İstanbul olmak üzere, eyaletlerde ve özellikle Balkanlar’da büyük bir kargaşaya mahal veren 31 Mart isyanı on bir gün sürmüştür. İsyancılar tarafından işgal edilen Meclis-i Mebusan’da da dile getirildiği üzere isyancıların Ayasofya Meydanı’nda Şeyhülislam Efendi’ye vermiş oldukları istek listesi şöyledir:  1) Hükümetin istifası, 2) Kamil Paşa’nın sadarete, İsmail Kemal’in Meclis-i Mebusan reisliğine getirilmesi, 3) İttihatçı subayların değiştirilmesi ve ordudan tasfiye edilen alaylı subayların geri dönmesi, 3) İttihat ve Terakki’nin ilgası, 4) şeriat hükümlerinin tamamen uygulanması ve hadiselere katılanlar için af ilan edilmesi.  Meclis’te karar alacak çoğunluk bulunmadığı halde, bu istekler zaruri olarak kabul edilmiş ve padişah tarafından da onaylanmıştır.

İsyanın ilk sonucu Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa’nın istifası olmuş ve Onun yerine Tevfik Paşa atanmıştır. Bu sırada Saray’a gitmekte olan Adliye Nazırı Nazım Bey Meclis-i Mebusan Reisi Ahmet Rıza olduğu zannıyla öldürülmüştür. Yine aynı gün, Lazkiye Mebusu Mehmed Arslan Bey’in meşhur gazeteci Hüseyin Cahit Bey olduğu zannıyla isyancılar tarafından öldürüldüğü yaygın kanaattir.  Bunların yanında, Yıldız Sarayı’nı bombalamak planıyla itham edilen Ali Kabûli Bey de II. Abdülhamid’in gözleri önünde katledilmiştir.

31 Mart isyanının yankıları Selanik’te büyük bir tepki doğurmuş, meşrutiyetin elden gittiği endişesiyle, asker toplayıp İstanbul’a yürümek fikri belirmeğe başlamıştır. İşte bu amaç doğrultusunda, İkinci ve Üçüncü Ordu’nun askerlerinden oluşan öncü birlikler 19 Nisan’da trenle Yeşilköy’e gelmişlerdir.  Bu arada, Hareket Ordusu’na katılan gönüllü Rum, Bulgar, Sırp, Arnavut ve bazı Selanikli Musevileri de görmek mümkündür. Burada önemli olan nokta ise, 1826’da Yeniçeriliğin kaldırılışı esnasında olduğu gibi, Osmanlı ordusunun iki düşman kampa bölünerek birbirine karşı silah çekecek duruma getirilmiş olmasıdır.
Mahmud Şevket Paşa önderliğindeki Hareket Ordusu 24 Nisan’da şehrin hâkimiyetini tamamen ele geçirmiş ve bazı isyancıların karşı koyması dışında, ciddi bir direnişle karşılaşmamıştır. Buna rağmen yine de birkaç yüz kişi öldürülmüştür. İsyanın sona ermesiyle birlikte, Derviş Vahdeti dahil pek çok kişi meydanlarda kurulan dar ağaçlarında idam edilmiş ve tutuklanan bazı Ahrar Fırkası Mensupları İngiltere’nin müdahalesiyle serbest bırakılmıştır. İsyanda, Abdülhamid’i de sorumlu tutan meclis, 27 Nisan’da Padişahı tahttan indirmiş ve Mehmed Reşat’ı tahta geçirmiştir. II. Abdülhamid,  isyanda dahlinin bulunup bulunmadığının araştırılması için tahkikat talebinde bulunmuşsa da bu talep kabul edilmemiştir. Bu hususla ilgili olarak Said Paşa’nın: “Tebrie(beraat) ederse, sonra bizim hâl-ü mevkiimiz nice olur” dediği kaydedilmektedir.

31 Mart isyanı hakkında yazılan yazılar, kaynaklar ve dönemin görgü tanıklarının hatıratları incelendiğinde, ayaklanmaya pek çok sebebin yol açmış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu sebepler genel olarak, orduda cereyan eden aşırı siyasallaşma, subaylar arasında yaşanan alaylı-mektebli çatışması ve alaylıların tasfiye edilmesi, Abdülhamid döneminin kadrolarının eski imtiyaz ve itibarlarını kaybetmeleri, bürokraside İttihatçıların kendi kadrolarını işbaşına geçirmeleri, ilmiye mensuplarının tayin ve terfilerinde imtihan usulünün getirilmesi, İttihat ve Terakki ile Ahrar Fırkası arasında yaşanan iktidar mücadelesi, İttihatçıların muhaliflere hayat hakkı tanımaması ve suikastler, İttihatçıların kozmopolit yapıları, masonlukla suçlanmaları ve dine, dini geleneğe karşı tavırlarından duyulan rahatsızlıklardır. Bu gelişmelere rağmen, olayları organize edenlerin ve ayaklanmayı başlatanların kimler olduğu sorusu henüz bir cevap bulabilmiş değildir. Her ne kadar bazı hatıratlarda, olaylarda İngilizlerin rolü olduğu ifade edilse de, olaylar sırasında İstanbul’daki İngiliz büyükelçilik mensuplarından Londra’ya gönderilen raporlar bunu teyit etmemektedir.

Mehmet Akif, Elmalılı Muhammed Hamdi gibi dönemin önde gelen “İslamcı” mütefekkirleri, yaşanların İslam açısından kabul edilemez olduğunu, meşrutiyetten vazgeçilemeyeceğini açıkça ilan ederlerken, İttihat ve Terakki mensupları bunun irticai bir ayaklanma olduğunu söyleyerek, olaydan Abdülhamid’i ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ni sorumlu tuttular. Abdülhamid’in ise, dikkatli hareket ettiği, isyancıları desteklemekle birlikte olaylara seyirci kaldığı, Hareket Ordusu’na karşı direniş gösterilmemesini istediği ve yaşananlardan son derece rahatsız olduğu açıkça ortadadır. Genel kanaat ise, İttihatçıların iktidara mutlak hâkim olmak ve bu uğurda önlerinde büyük bir engel olarak gördükleri Abdülhamid’ten bu defa kesin olarak kurtulmak istemeleridir. İsyanın diğer önemli bir sonucu ise, siyasi edebiyatımıza “irtica” kavramının armağan edilmesidir. Sonraki yıllarda, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin görüşlerine ters gelen her şeyi, aynı kavramı kullanarak zayıflatmaya kalkışması, siyaset geleneğimizde bugün bile devam eden anlamsız ve sonuçsuz tartışmaların çoğalmasına yol açmıştır. Kesin olan, İttihatçıların irtica ithamıyla II. Abdülhamid’ten kurtuldukları ve iktidarı tamamen ele geçirmiş olduklarıdır. Böylece, olayların hemen akabinde çıkardıkları kanunlarla devleti, bilhassa mülki, idari, örfi ve askeri teşkilatlanmasında yer tutan eski dönemin bütün bakiyelerinden temizlemişler ve İmparatorluğun sonunu getiren vahim gelişmelerin ağır siyasi sorumluluğunu tek başlarına üstlenmişlerdir. Gerek Meşrutiyet’in ilanında gerekse de 31 Mart Vak’ası’nda ön saflarda mücadele veren Filozof Rıza Tevfik, sonradan şu acı itirafı dile getirecektir: “Hakim Bey, Allah bizi affetsin, günahımız çok büyüktür. 31 Mart uydurma ihtilâli hazırlandığı zaman ben Talât Bey’e bundan kaçınılması lâzım geldiğini söyledim. Beyhude yere kardeşkanı dökülmesinin ne büyük cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: Ne yapalım Rıza Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin paraya ihtiyacı var. Bu ihtiyacı ancak Yıldız Sarayı’nın zenginliği ve oradaki hazine karşılayabilir”.

KAYNAKLAR:

Sina Akşin, 31 Mart Olayı, AÜSBF Yay. No: 305, Ankara, 1970.
Ali Cevat, İkinci Meşrutiyet’in İlânı ve Otuzbir Mart Hadisesi; II. Abdülhamit’in Başkâtibi Ali Cevat Bey’in Fezlekesi, (Haz. Faik Reşit Unat), TTK Yay., Ankara, 1991.
Ahmet Turan Alkan, “Ordu Siyaset İlişkisinin Tarihine Bir Derkenar: 31 Mart Vakası ve Sonuçları”, Osmanlı, C. II, (Ed.: Güler Eren), Türkiye Yay., Ankara, 1999. (s. 420-429).
Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1789–1914, TTK Yay., Ankara, 1999.
Doğan Avcıoğlu, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı,  Bilgi Yayınevi, Ankara, 1969.
İsmail Hami Danişmend,  31 Mart Vak’ası,  İstanbul Kitabevi,  İstanbul, 1942.

Azmi Özcan, “31 Mart Vakası”, DİA, c.34

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.