H.E.M D.Ü.Ş.Ü.N ; H.E.M G.Ü.L

‘Yaşam’ Kategorisi için Arşiv

Çocuklarınızı 4H’den koruyun!

In Yaşam on 15 May 2011 at 13:43

TEHLİKELİ 4 KÜLTÜR

Günümüzü esir alan zararlı kültürlerden çocuklarımızı korumak anne-baba olarak temel görevlerimizden. Zararlı kültürlerden 4’ü “H” harfi ile başlıyor:

Günümüzü tarif eden, aslında hiç birimizin mezun olmadığı çeşitli davranış kalıpları var. Bunlara kültür de diyebiliriz. Bu olumsuz kültürler insanı mahvettiği gibi toplumu da mahvedebiliyor. Günümüzü tarif eden kültürlerden 4’ü “H” harfi ile başlıyor: haz, hız, hırs ve hınç. Bu 4 kültür toplumun yapısını bozuyor. Bize düşen ise çocuklarımızı bu dört kültürden koruyarak yetiştirmek.

Haz Kültürü

Günümüzde hayat artık haz merkezli yaşanır olmuştur. İnsanlar hazları peşinde koşmaktadır. Haz insanı esir almıştır. İnsanlar, lezzet alacakları eylemleri öteleyemez olmuştur. Neredeyse herkeste haz bir bağımlılığa neden olmuştur. Hazzını erteleyemeyen, dahası kimi hazların esiri olan insan hayatının merkezine hazzı almıştır. Haz almak için yaşamak insanın temel uğraşı olmuştur.

Çocuklarımızın da haz merkezli yetişmeleri halinde, hazlarını öteleyemeyen bir nesil gelecekte Türkiye’yi yönetecektir. Bu hazzını öteleyemeyen nesil, hoşuna gideni hemen alıp, hemen yapacak bunun sonucunda da kredi kartların mağduru olabilecektir. Hayatın merkezine haz girince, o hazzı elde etmek için gayr-i meşru yollara girilebilecektir. Bu nedenle çocuklarımıza haz öteleme eğitimini vermemiz gerekiyor.

Onların istediklerini hemen yerine getirmek, markette istediklerini hemen almak, haz almadıkları bir işiten vazgeçmek istediklerinde hemen müsaade etmek onların haz merkezli yetişmeleri sağlar. Bu nedenle çocuklarımıza hazlarını ötelemeyi öğretmemiz gerekiyor.

Markete gittiğimde, çocuklarım birçok şey istiyor. Ben küçüklüklerinden bu yana sadece istediklerinin birini alıyorum. Diğer istediklerini almaya imkânım var ama onların içindeki haz canavarının büyümesini istemiyorum. Yine farklı zamanlarda onların istediklerini ötelemeye çalışıyorum. Ve istediklerine ulaşması için bir bedel ödemeleri gerektiğini onlara aşılıyorum. Pahalı bir bebek mi istedi kızım, kumbarasında para biriktirmesi gerektiğini söylüyor, o bebeği alacaksam da mutlaka onun kumbarası ile gidiyorum. Çünkü istiyorum ki, hayatta her elde edilen hazın bir bedeli olduğunu öğrensinler. Haz öteleme eğitimi bence çocuk eğitimini temel noktalarından biri.

Hız Kültürü

Günümüzün diğer bir özelliği ise zamanın hızlı akışı. Herkes bir koşturmaca içinde. Zaman kimseye yetmiyor. Yemekler hızla yeniyor, misafirliğe gidilse bile hızla geri dönülüyor. İnsanlar yolda hızlı hızlı yüzüyor. Toplantılar ivedilikle bitiriliyor. Çünkü herkes bir yerlere yetişmek durumunda.

Bu hız kültürü, hayatın tadını almamızı engelliyor. Hayatın bize sunduğu güzellikleri hız kültürü içinde fark edemiyoruz. Çocuğumuzun adım adım büyümesini, güzel bir sofradaki nimetlerin dilimizde ve damağımızda bıraktığı tadı, yemeklerin kokusunu hız kültürü nedeniyle fark edemiyoruz bile.

Hızlı trenler bizi gideceğimiz yere daha çabuk ulaştırıyor. Lakin onlarla yolculuğa çıkan insan otlayan koyunları, baharda açan çiçeği, o çiçeğin yaydığı kokuyu, şırıl şırıl akan derenin sesini hissedemiyor. Hız güzellikleri perdeliyor aslında. Bizi duygusuzlaştırıyor.

Günümüzün çocukları belki de bu kültürün sonucu olarak hiperaktif. Kemal Sayar Yavaşla kitabında diyor ki: Yavaşla, bir kez geçeceksin bu hayattan. Çocuklarımıza hız yerine sükûneti ve teenniyi öğretmemiz gerekiyor. Onların elinden tutup sakin sakin yürümek, yol kenarında açan çiçekleri fark etmek, yuvasına yemek taşıyan karıncaları sakince izlemek, usul usul yağan yağmurda onlarla birlikte ağır ağır yürümek onları hız kültürüne karşı koruyabilir.

Çocuklarımızın yavaşlığa, güzellikleri fark etmeye ihtiyacı var. Bir ağacın yavaş yavaş çiçek açmasını onlarla birlikte gözlemlemek, evimizde yetiştirdiğimiz bitkinin büyümesine gün ve gün tanıklık etmek çok önemli. Evde hızla koşan hayvanlar yerine kaplumbağa beslemek bile bu süreci destekleyebilir. Günümüz çocuklarının hıza değil, yavaşlamaya ihtiyacı var.

Hırs Kültürü

Günümüzün bir diğer hâkim kültürü ise hırs kültürü. İnsanlar doymak bilmez bir şekilde para, makam ve şöhret peşinde koşuyor. Bir arabayı elde eden kısa bir süre sonra bir üst model arabaya gözünü dikiyor. İki odalı bir evi olan, üç odalıyı o eve girdikten birkaç gün sonra düşünmeye başlıyor. İnsanların çoğu elindekinden memnun değil. Her eşyanın ve nesnenin bir üst modeli var ve herkes sahip olduklarını bir üst modele çıkarma yarışı içinde. Bu nedenle bir türlü tatmin olmayan, bunun neticesinde ise şükretmeyen bir toplum ortaya çıkıyor.

Anne-baba olarak görevimiz çocuklarımıza hırs yerine kanaati, tatminsizlik yerine şükrü öğretmek. Onlara elindekiyle yetinmeyi öğretmek için önce biz elimizdekiyle yetinmeliyiz. Çocuğumuzun yanında elimizdekinden memnun olmadığımızı, eşyaların artık eskidiğini, o ayakkabıdan sıkıldığımızı ve bir daha giymek istemediğimizi gösteren cümleler, onların bilinçaltına kazınıyor. Onlara her defasında yeni oyuncaklar almak yerine, var olan oyuncaklarını yeni eklemeler ve süslemelerle cazip kılmak, aynı oyuncakla hayal dünyamızı kullanarak farklı oyunlar oynamak, onların minik ellerini avucumuzun içine alıp Rabbimize verdikleri her bir oyuncak için teşekkür etmek, onlara kanaat ve şükür duygusunu aşılayabilir. Üç-beş çeşitle birlikte hazırlanan sofralar yerine sade sofralar onları kanaat sahibi yapabilir.

Hınç Kültürü

Bu zamanı özetleyen kültürlerden biri de hınç kültürü. İnsanlar içlerinde var olan intikam ve öfke duyguları ile hareket ediyorlar. Eşinden, anne-babasından, patronlarından, yarıştığı mesai arkadaşlarından intikam almaya çalışan, onlara olan öfkesi nedeniyle yanlış yollara sapanlar az değil. Hıncını çocuğundan çıkaranlar sayısı azımsanamaz. Günümüzdeki yaygın şiddetin altında yine hınç var. Eşini dövenler, çocuklarını darp edenler hep bir hıncın esiri olarak bunu yapıyorlar.

Fakirler zenginlere, A takımını tutanalar B takımını tutanlara, bir cins öteki cinse, gençler yaşlılara, bir etnik kökenden olan diğerine, bir mezhep öteki mezhebe, bir cemaat mensubu diğer cemaatin mensubuna hınç besliyor. Hınç toplumu, şiddet, kargaşa ve kavga toplumu oluyor aynı zamanda.

Çocuklarımıza hınç yerine affı ve merhameti öğretebiliriz. Buna önce onları affetmekle başlayabiliriz.Bize zararı dokunanları, keyfimizi kaçıranları affetmek ve bunu onların gözü önünde yapmak onların zihnine af kültürünü aşılayabilir. Bizden farklı olanı garipsemek yerine ona merhamet etmek çocuklarımıza merhameti de öğretir. Sokaktaki hayvanları beslemek, bir çiçeği incitmekten bile çekinmek, bir sineğe, böceğe merhamet etmek çocuklarımızda merhamet duygusunun yeşermesine neden olur.

Özetleyecek olursak günümüzü esir alan kültürden çocuklarımızı korumak anne-baba olarak görevlerimizden bir tanesi. Anne-babalık çocuklarımıza güzel elbise ve oyuncak almakla bitmiyor. Biz anne-baba olarak zamanın zaaflarını iyi okumalı ve çocuklarımızı bu zaaflara karşı hazırlamalıyız. Bu konuda en büyük yardımcımız bence içimizdeki şefkat ve merhamet duygusudur.

Psikolojik Danışman & Pedagog Mehmet Teber – Haber 7
www.mehmetteber.com


10 yılda 24 ülkeyi fakirlikten kurtarmak

In Yaşam on 14 May 2011 at 10:59

İstanbul’da dördüncüsü yapılan En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı’nın kapanışında İstanbul bildirgesi yayımlandı.

Bildirgede en az gelişmiş kapsamına giren 48 ülkeden en az yarısının gelecek 10 yıl içinde bu statüden çıkması hedeflendi.

2020′ye kadar yapılacakların yol haritasını çizen İstanbul Eylem Planı’nda, ‘en fakir, en kırılgan, en zayıf ülkeler ile dayanışma içinde bulunmak sadece ahlakî değil, ekonomik ve siyasî bir zorunluluk’ denildi.

Birleşmiş Milletler’in düzenlediği en büyük toplantılardan olan En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı (EAGÜ), yayımlanan İstanbul Bildirgesi ile sona erdi.

Bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen toplantının bildirgesinde en az gelişmiş kapsamına giren 48 ülkeden en az yarısının gelecek 10 yıl içinde bu statüden çıkması hedeflendi.

Bildirge ile EAGÜ için gelecek 10 yılda yapılacakların ve bu ülkelerin kendilerinin yapacaklarının bir nevi yol haritasını çizen İstanbul Eylem Planı’nda “son 30 yılda sadece 3 ülkenin en az gelişmiş ülkeler listesinden mezun olabilmesinin uluslararası toplumu derinden kaygılandırdığı” vurgulandı.

BM tarafından şimdiye kadar düzenlenen bütün EAGÜ konferansları ve diğer bazı uluslararası toplantılarda, en az gelişmiş ülkelerde yoksulluğun giderilebilmesi, ekonomilerin gelişimi, kırılganlıkların azaltılması ve sürdürülebilir kalkınmanın sağlanması için özel bir ilgi ve iyi hedeflenmiş destek tedbirlerine ihtiyaç bulunduğuna vurgu yapıldığı da hatırlatıldı.

Amnesty’den Avrupa’ya göçmen eleştirisi

In Yaşam on 13 May 2011 at 13:07

Amnesty'den Avrupa'ya göçmen eleştirisi

Amnesty International, Avrupa Birliği’ni, K. Afrikalı mültecilere karşı uyguladığı politikadan dolayı sert sözlerle eleştirdi

Mucahid Yıldız – Dünya Bülteni / Almanya

İnsan Hakları Teşkilatı Amnesty International, AB’nin ve Almanya’nın Kuzey Afrika’dan gelen mülteciler konusunda takip ettiği politikayı eleştirerek sınırlarını gelen göçmenlere açmalarını talep etti. Amnesty’nin Almanya’daki Genel Sekreter Yardımcısı Wolfgang Grenz yıllık raporun açıklandığı basın toplantısında, ‘Sınırlarda kontrollerin artırılması çözüm değildir.’ dedi. Alman hükümetinin de mültecileri kabul etmesi gerektiğini belirten Grenz, bir taraftan mültecilerin geldikleri yerlerdeki insan haklarını kritize edenlerin diğer taraftan oralardan kaçan insanlara kapılarını kapatmasını çift dillilik olarak niteledi. Grenz ayrıca kriz bölgelerinden kaçan insanların kaçış nedenlerini incelemeden denizin ortasında yakalamanın uluslararası iltica hukukuna aykırı olduğunu vurguladı.

Amnesty 2010 raporunda 157 ülkede insan haklarının ihlal edildiği bildirildi. Almanya’da bu ülkeler arasında yeraldı. Polisin göstericilere kötü muamele ettiği iddialarına Alman yetkililerin yeterince ilgi göstermediği kaydedildi. 2010 Mart ayında Heiligendamm şehrinde yapılan G8 zirvesinde bir fotomuhabirin polis tarafından darp edildiğini, daha sonra polisler hakkında başlatılan soruşturmanın durdurulduğu belirtildi.

Amnesty ayrıca Almanya’yı güvenlik görevlileri tarafından şiddete maruz kalanların haklarını savunacak tarafsız bir kurumun bulunmamasından dolayı da eleştirdi. Almanya, Roman, Aşkali ve Mısırlı etnik grupları ülkelerinde ayrımcılığa tabi tutuldukları halde geri gönderdiğinden dolayı da Amnesty tarafından kritize edildi.

ABD daha kaç sivil öldürecek?

In Yaşam on 12 May 2011 at 23:29

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta Pakistan’ın Abbuttabat kırsalında öldürülmesinin ardından ABD, Pakistan’a üçüncü hava saldırısını gerçekleştirdi.

Usame Bin Ladin’in 2 Mayıs’ta Pakistan’ın Abbuttabat kırsalında öldürülmesinin ardından ABD, Pakistan’a üçüncü hava saldırısını gerçekleştirdi. ABD ordusuna ait insansız saldırı uçaklarının, Pakistan’da düzenlediği hava saldırısında en az 5 kişi öldü, 4 kişi de yaralandı. Sabahın erken saatlerinde düzenlenen saldırıda bir araca 2 füze atıldığı belirtildi.

Yüzlerce sivil öldü

Bin Ladin’in öldürüldüğü saldırının ABD ile Pakistan arasındaki ilişkide tansiyonun yükselmesine rağmen uzmanlar, son saldırıların ABD’nin hava saldırılarının sona ermeyeceğini gösterdiğini dile getirdi.

Hava saldırılarında şimdiye kadar çok sayıda militanın yanı sıra yüzlerce sivil öldü.

Pakistan kaynakları, daha önce yaşanan bir olayda, bir militanın öldürülebilmesi için 50 sivilin öldürüldüğünü söyledi.

Afganistan sınırındaki Datta Hel bölgesine ABD eski Başkanı George W. Bush döneminde başlatılan saldırılar, Obama döneminde de devam etti. ABD, “militanlara karşı yürüttüğü savaş nedeniyle” bölgeye saldırı düzenlediğini iddia ediyor, fakat Pakistanlı yetkililer, saldırılarda sivillerin öldüğünü belirtiyor.

ETHA

Yazıcıoğlu kazasında şok fotoğraf

In Yaşam on 10 May 2011 at 10:18

Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasının üzerindeki sır perdesi her geçen gün aralanıyor.

Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği kazada Skymap IIIC cihazının olay yerinde çekilmişfotoğrafı ilk kez gazeteci Emre Soncan’ın ‘Keş Dağı’nda Bir Alperen’ kitabında yer aldı. Uçuş bilgilerini kaydeden cihaz, enkazın bulunmasının ardından çalınmıştı. Helikopterdekilerin kanlarında zehir bulunduğunu tespit eden otopsi raporları da ilk kez yayımlandı.

Büyük Birlik Partisi (BBP) eski lideri merhum Muhsin Yazıcıoğlu‘nun hayatını kaybettiği helikopter kazasının üzerindeki sır perdesi her geçen gün aralanıyor. ‘Suikast’ değerlendirmeleri yapılan kazanın ardından helikoptere ait uçuş bilgilerini muhafaza eden Argus 5000 CE ve Skymap IIIC cihazlarının enkazdan çalındığı ortaya çıkmıştı. Skymap IIIC cihazının enkaz yerinde çekilmiş fotoğrafı, ilk kez gazeteci Emre Soncan’ın kaleme aldığı Keş Dağı’nda Bir Alperen adlı kitabında yer aldı. Helikopterin neden düştüğü bilgisinikaydeden cihazın fotoğraflandıktan sonra enkaz yerinden çalınmış olması merhum Yazıcıoğlu’nun suikasta kurban gittiği ihtimalini güçlendirdi.

EN KRİTİK CİHAZ!

Helikoptere ait uçuş bilgilerini kaydeden Argus 5000 CE’nin görüntüsü daha önce basına yansımıştı. Skymap IIIC’nin çalınmadan önce enkazdaki son görüntüsüne ise gazeteci Emre Soncan’ın Keş Dağı’nda Bir Alperen adlı kitabında ilk kez yer verildi. Çalınan cihazların önemini ise kitapta görüşlerine yer verilen helikopter pilotları şöyle anlatıyor: “Kaza yapan helikopter, eğer herhangi bir hava aracının müdahalesiyle düşürüldüyse ortadan kaldırılması gereken ilk cihazlar bunlardır. Çünkü uçuş bilgilerini muhafaza eder. Helikopterde ani bir alçalma veya yükselme olduysa gösterir.”

KAZA KIRIM HEYETİ SORUŞTURULSUN

Kitap, Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili hazırlanan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) raporunda, cihazların çalınmasına ilişkin önemli tespitlere de yer veriyor. DDK raporunda, cihazlar için “Cihazların 31.03.2009 günü öğle saatleri arasında yok olduğu/çalındığı anlaşılmıştır. Bölgede saat 17.00′ye kadar çalışmalarını sürdüren Kara Kuvvetleri’ne ait Sikorsky helikopterin kaza kırım heyetinde yer alan bazı personelin TC-HEK işaretli helikopter enkazı üzerinde çalışma yaptıkları görülmüştür. Başta Sikorsky helikopterin kaza kırım heyeti olmak üzere tüm şüpheliler hakkında Cumhuriyet Savcılığı’nca soruşturma yapılması önerilmektedir” ifadeleri kullanılıyor. Yine kitapta yer alan bilgilere göre, devlet yetkilileri enkazda araştırma yapan 15 kişinin üzerinde duruyor. Bu kişilerin telefon kayıtlarının geriyedoğru incelenmesi halinde önemli bilgilere ulaşılabileceği dile getiriliyor.

Zehirlendiğini kanıtlayan rapor

Merhum BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu‘nun zehirlendiğini ortaya koyan otopsi raporu da ilk kez gazeteciSoncan’ın kitabında yer aldı. Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı, 30 Mart 2009′da Adli Tıp kurumuAdana Adli Tıp Grup Başkanlığı’na Yazıcıoğlu’nun ölüm nedenini sordu. Yazıcıoğlu’nun kan, iç organ parçaları ve idrarında yapılan toksikolojik incelemede herhangi bir olağandışı duruma rastlanmadı. Yazıcıoğlu’nun ve yanındakilerin kanında CO (Karbonmonoksit) bulunmadığı açık bir şekilde dile getirildi. Fakat DDK’nın dosyaya el atmasının ardından olayın seyri değişti.

KANLARINDA ZEHİR BULUNDU

Bu kez kazada hayatını kaybedenlerin kan örnekleri istanbul’a gönderildi. Adli Tıp kurumu Kimya İhtisasdairesi Toksikoloji şubesi’nin yaptığı incelemeler ortaya bambaşka bir sonuç çıkardı. Yazıcıoğlu ve olaydahayatını kaybedenlerin kanında yüksek miktarda karbonmonoksit bulundu. Muhsin Yazıcıoğlu’na ait kan örneğinde yüzde 13,1 COHb, pilot Kaya İstektepe’de yüzde 26,6 COHb, Erhan üstündağ’da 21,8 COHb, Yüksel Yancı’da yüzde 8,5 COHb, İsmail güneş’te yüzde 27,0 COHb ve Murat Çelikkaya’da yüzde 10,1 COHb bulunduğu tespit edildi.

MİT Yazıcıoğlu’nu takip ediyordu

Keş Dağı’nda Bir Alperen adlı kitapta kaleme alınan bilgilere göre, Yazıcıoğlu hayatını kaybetmeden önce MİT tarafından da takip ediliyordu. telefonlarının dinlendiğini anlayan Yazıcıoğlu, şüphelerini gidermek için bir partiliye telefon etti. Ertesi gün Çukurambar’da bir pastanede buluşup önemli bir konuyukonuşacaklarını söyledi. Bir gün sonra pastanede buluştular. En arka masaya oturdular. Az sonra, arkalarındaki masaya başka bir kişi oturdu. Yazıcıoğlu adamın kolunu tutu: “Gardaş, kimsin sen” diye sordu. Masadaki adam kimliğini gösterdi: Üzerinde MİT yazıyordu. (yeni Şafak)

2010′un sivil kayıp bilançosu

In Yaşam on 09 May 2011 at 11:00

2010 yılında sivil kayıplar ve zorunlu göç sayısında ciddi artışların yaşandığı belirtildi. Oxfam yardım kuruluşu tarafından hazırlanan raporda sivil ölümlerin en fazla yaşandığı ülke Irak olurken, zorunlu göçe en fazla Somali halkı maruz kaldı.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sunulan bilgiler ışığında İngiliz yardım kuruluşu Oxfam tarafından hazırlanan raporda 2010 yılını sivillerin ölüm, kaçırma, yerlerinden zorla sürülmesi gibi çok pahalı bedellerle ödediği ifade edildi.

Raporda, 2010’da binlerce sivilin öldürüldüğü, milyonlarca insanın da yerlerinden zorla göç ettirildiği kaydedildi.

Dünya genelinde 2010 yılında en fazla sivil can kaybının Irak’ta olduğu vurgulandı. Irak’ı en fazla sivil ölümlerin olduğu ülkeler sıralamasında Pakistan, Afganistan ile Somali takip etti. Raporda ülke ve sivil can kayıpları şöyle; Irak’ta 4 bin, Pakistan 3 bin 500, Afganistan 2 bin 700 ve Somali’de ise 2 bin olarak kaydedildi.

Oxfam uzmanları sivil can kayıplarında resmi rakamlardan daha fazla can kaybının yaşandığını iddia ederken, çatışmanın yaşandığı ülkelerin gerçek rakamları gizledikleri savunuldu.

2010 yılı içinde en fazla yerlerinden edilen siviller sayısında Somali ilk sırada yer aldı. Somali’de geçen yıl 532 bin sivil daha zorla göçe mecbur edilirken, ülkede bugüne kadar toplam 5 milyonu insanın yerlerinden olduğu aktarıldı. Somali’de yerlerinden edilen insan sayısı genel nüfusun yüzde 16’sına tekemmül ediyor. Oxfam uzmanları yine zorunlu göç konusunda da devletlerin dürüst davranmadığı ileri sürdü.

Raporun ilginç bölüm başlıklarından birisi de ‘Çocuk Askerler’ ile ilgiliydi. Raporda 2010 yılında çatışmanın olduğu 18 ülkede çocuk askerlerin devlet ya da silahlı gruplar tarafından kullanıldığına dikkat çekildi. Çocuk asker konusunda sicili kötü olan ülke sıralaması şöyle, Afganistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Cad, Sudan, Kongo, Maynmar ile Somali olarak sıralandı.
Yardım gönüllüleri için en tehlikeli ülke ise Afganistan. Rapora göre, 2010 yılı içinde Afganistan’da 29 yardım kuruluşunda çalışan kişi öldürülürken 71’i de kaçırıldı. Bu rakam 2009 yılına oranda yüzde 153 oranında artış gösterirken, 2008’e nispeten de 8 kat arttığı görüldü.

Oxfam, BM Güvenlik Konsey’nin Irak, Afganistan gibi iç çatışma ve savaşın olduğu ülkelerdeki sivil can kayıpları konusunda eksik bilgi edindiğini ileri sürdü.

CİHAN

NATO, 61 göçmeni okyanusta ölüme terketti

In Yaşam on 09 May 2011 at 10:06

NATO, denizin ortasında gemileri bozulan göçmenlere yardım etmeyince gemidekiler 16 gün sonra açlıktan öldü.

İngiltere’de yayın yapan Guardian gazetesinin bugün manşetten verdiği “NATO 61 göçmeni açlıktan ölüme terk etti.” başlıklı haber, dünyayı ayağa kaldırdı.

Gazetinin ortaya çıkardığı olay Mart ayı sonlarında Akdeniz’de gerçekleşmiş. Afrika ülkelerinden 72 sığınmacıyı taşıyan gemi İtalya’nın Lampedusa adasına gitmek üzere Libya’dan ayrıldıktan sonra arızalanmış. Ancak İtalyan sahil güvenlik birimleri ve yakınlardaki bir NATO gemisi ile bağlantı kurulup yardım istenmesine rağmen gemi kaderine terk edilmiş.

16 gün açıkta bekleyen geminin 72 yolcusundan 61′inin açlık ve susuzluktan öldüğünü yazan Guardian, sağ kurtulanlardan Abu Kurke’nin şu sözlerini aktarıyor:

“Her sabah uyandığımızda yeni cesetler ile karşılaşıyorduk. 24 saat bekletip denize atıyorduk. Son günlerde kendimizde değildik. Birileri ölüyor, kalanlar da dua ediyordu.”

Guardian Kuzey Afrika’da yaşanan isyan hareketleri nedeniyle deniz yoluyla Avrupa’ya kaçmaya çalışanların sayısında büyük artış olduğunu da hatırlatmış haberinde. Gazete son dört ayda 300 bin göçmenin bu tehlikeyi göze alarak denize açıldığını, geçen ay Libya’dan yola çıkan ve Avrupa’ya ulaşamayan 800 kişinin de öldüğünün tahmin edildiğini belirtiyor.

Darağacında ’26 fidan’

In Yaşam on 07 May 2011 at 10:42

Darağacı, sadece 3 fidan için kurulmadı… Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan için kurulan darağacı, cunta geleneğinin vazgeçilmezlerinden oldu.

12 Eylül de toplam 517 kişi için idam istendi ve darağacı “bir sağdan bir soldan” gençler için 26, adli suçlularla birlikte toplam 50 kez kuruldu.

Her biri, birbirinden hazin, siyasi tarihimizde kara bir leke gibi duran idam hikâyeleri…

İdamlarda darağacı ilk olarak sol görüşlü Necdet Adalı için 7 Ekim 1970 de Ankara’da kuruldu. Sadece birkaç saat sonra ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu, “denge olsun” diye yürüdü darağacına.

Sol görüşlerinden dolayı, Serdar Soyergin, Erdal Eren, Veysel Güney, Ahmet Saner, Kadir Tandoğan, Mustafa Özgenç, Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar, Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan, Erdoğan Yazgan, Mehmet Kambur, İlyas Has, Hıdır Aslan bir bir darağacında buldu kendini.

12 Eylül cuntasıyla, darağacına 26 fidan yürüse de, günümüze hep sol görüşün hazin hikayeleri taşındı. Edebiyat, sinema, tiyatro, müzik alanında kentli entelektüeller sanatlarıyla yaşattılar bu hikayeleri… 17 yaşındayken, yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren başta olmak üzere, her biri sinema, müzik, edebiyatla yaşatıldılar, unutulmadılar, unutturulmadılar.

Sağcıların, ülkücülerin, yazılı, sözlü ve hatta popüler kültürde var olamamaları, 12 Eylül öncesi yaşandıklarını, cuntayla yüzlercesinin işkenceyle can verdiğini, idamla yargılanan 220 gencin, 10’nun “bir oradan bir buradan” diyerek asıldığı gerçeğini değiştirmiyor.

“İdam edilen ülkücülerin en gençleri 20 yaşındaydı, Ahmet Kerse, 31 Ocak 1983, Gaziantep Cezaevi’nde idam edildi. Ali Bülent Orkan, Cengiz Baktemur, Cevdet Karakuş, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, İsmet Şahin, Mustafa Pehlivanoğlu, Selçuk Duracık, Şehabettin Ovalı…”

Dahası var; Halil Esendağ’ın kefen için parası yoktu, 20 kişi bir araya geldi yine kefen parasını toparlayamadılar. Aralarından birinin nevresimlerini arkadaşları için kefen olarak diktiler.

Öğretmen olmasına bir yıl kala kendini darağacında bulan Ahmet Kerse, annesine, babasına ve 9 kardeşine haber verilmeden gece yarısı sessizce idam edildi. Ağabeyinin daha sonra gözyaşları içinde anlattıklarına göre Kesre, ne kefenlenmiş ne de cenaze namazı kılınmıştı.

Mustafa Pehlivanoğlu mahkeme süresi boyunca polis ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve kendisinin masum olduğunu iddia etti.

İdam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan daha sonra anlattığı anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu’nun asılan solcu Necdet Adalı’ya denge olsun diye idam edildiğini belirtti.

Ailesi, idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.

Cengiz Baktemur’un taburesi cellât tarafından ilk tekmelendiğinde, can çekişti, ölüm uzadı. İçlerinden biri “böyle işkence olmaz, tutun kaldırın” dedi. Az sonra cellat yine geldi ve bu defa ipi boynuna tam geçirdi.

Ve tabureye bir tekme daha…

Hasılı, Cengiz iki kez idam edildi…

Ayrıca, Ankara’da Bekir Bağ, Malatya’da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan isimli ülkücüler, sorgulardaki ağır işkencelerden dolayı, Hüseyin Karamahmutoğlu da Mamak zindanlarında gördüğü işkenceden dolayı can verdi… Ve daha yüzlercesi…

TV dizileri ile genç zihinler “reset”lenip, yakın tarih yeniden yazılıyor…

Siz istediğiniz kadar “cuntalarla, sağcı, milliyetçi, gençlik de zulüm gördü, mağdur edildi” deyin… Gerçek olduğu kadar hazin olan hikâyeleri, sinema perdesinde, TV karelerinde yer almadığı zaman, tarihin tozlu sayfalarında üstleri örtülüveriyor, “yok” sayılıyor.

“Anne sağcılar kötü mü?”

Hem kendinin hem de eşinin ailesinde, 12 Eylül öncesinin acısını bizzat tanığı olan, başörtülü, muhafazakâr, dindar bir arkadaşımın 12 yaşındaki oğlunun, dönem dizilerini izlerken “anne sağcılar kötü mü?” diye sorması, varılan noktayı bir çırpıda gözler önüne seriyor. Çünkü dönem dizilerinde, ideolojik bir pencereyle,  “iyi” ve “kötü” siyah-beyaz gibi keskin bir çizgiyle öyle ayrılmış ki…

Yakın tarih dönem dizilerinde, “iyi, doğru, güzel, ideal, nezih…” olan hemen her şey “sol, devrim…” kavramları üzerinden anlatılıyor. Karşısında da “kötü, hain, çirkin…” hemen her şey de işbirlikçileri ile “sağcılar ve ülkücüler” üzerinden…

Kameranın dili öyle doğru kullanılıyor ki, mesajı asla direkt almıyorsunuz…

Çocuklar, gençler, popüler kültür, TV, internet ile(hatta bazıları anne babalarının bir dönem verdikleri mücadelenin farkına dahi varmadan veya onları küçümseyerek) kendileri için yeniden yazılan yeni tarihi belleyerek, büyüyor.

Çünkü 20. yüzyılın icadı, sihirli beyaz cam, kılıçtan çok daha keskin…

Sırada internet var, belki yarın, belki yarından da yakın, beyaz camdan daha hızlı ve yaygın bir şekilde gençlerin zihnini “reset”leyip, yeni formatlar atacak…

Ayşe KEŞİR / Rotahaber
akesir@gmail.com

Askerlerin ağzından Dersim katliamı

In Yaşam on 02 May 2011 at 20:43

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1937-1938 yılında Dersim’de meydana gelen olaylar için ‘katliam’ ifadesini kullanmasından sonra o günlere ait belgeler de gün yüzüne çıkmaya başladı.

Son olarak ‘Kara Vagon-38 Dersim Sürgünleri’ adlı belgeselde o dönemde Dersim harekatına katılan askerler konuştu.

İki askerin anlattıkları insanın kanını donduracak cinsten…

Tarihe “Dersim İsyanı” diye düşmüşlerdi notu, Tunceli’de 1937-1938 yılında meydana gelen olaylar için.. Resmi tarih, Dersim’de şakilerin isyanı, ayaklanması bastırıldı diye yazıyordu….

Tarihin karanlık sayfalarına gömüldü Dersim’e operasyon; konuşturulmadı, gerçekliğin sır perdesi bir türlü aralanamadı. Kimilerine göre Dersim’de bir isyan yoktu, yeni kurulan bir cumhuriyetin köklerini kurmasıydı; bahaneler bulunup operasyon yapılmıştı. Süt beyazlığıyla ünlü Munzur nehrinin bir hafta kan aktığı görülmüştü. Katliamlar, sürgünler, yağmalar…

Kimine göre ise Dersim’de Seyit Rıza öncülüğünde karakollar basılmış, vergi verilmez olmuş, askerler öldürülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı tanınmaz olmuştu. Neşteri vurmak gerekiyordu Dersim’e; meşhur o sözlerle dile getirmek gerekirse “Dersim bir çıban başıydı, ve koparılması gerekiyordu.”

Hangi tarihe inanırsanız inanın, o çıban koparıldı!

Erdoğan’ın tartışma yaratan sözleri

Pandoranın kutusunu isıe Başbakan Erdoğan açtı, Dersim’de yaşananılanları “katliam” diye nitelendirerek… Buna benzer bir açıklamayı daha önce de İhsan Sabri Çağlayangil yapmıştı, mağaralara kaçan insanlar dışarı çıkarmak için zehirli gaz bombalarını atıklarını söylüyordu….

O dönem Dersim harekatında yer alan emekli generallerden Muhsin Batur ise “Anılar ve Görüşler” adlı kitabında katliamı doğrularcasına “okuyucularımdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” diyecekti…

Harekata katılan iki asker konuştu

Ve şimdi Dersim’de isyanın var olup olmadığı, katliam yaşandı mı tartışmalarının odağında yönetmen Özgür Fındık “Kara Vagon-38 Dersim Sürgünleri” adlı belgeselle karşımıza çıkıyor. 5 Mayıs’ta Bilgi Üniversitesi’nde galası yapılacak olan belgeselde Dersim katliamında sürgüne gidenler, gittikleri yerlerden acı ve gözyaşlarıyla “yaşanılanları” ve “sürgünleri” anlatıyor…

Belgeselin en önemli yanı ise o dönemde Dersim’deki harekata katılmış orduda görevli iki askerin anlatımı. Askerlerden birinin adı Haydar Dede…

Belgesele konuşan Hayder Dede anlatıyor:

“Bir alay komutanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki; ‘Arkadaşlar, vatandaşlar dünyada dört hain vardır’ dedi. ‘Biliyor musunuz?’ Biz nereden bilelim dört haini. ‘bak’ dedi. ‘Biri fani (veya vali), biri kurt, biri domuz, biri de Kürt’ dedi. Bu dördünü de aynı anda söyledi.”

“Adamları vurduk, vurdular. Şimdi şöyle kol kola taktılar. Şöyle kol kola taktılar beş yüz, alt yüz kişiyi ağır makineli tüfeklerle şöyle öldürdüler. Harçik ırmağına koydular, ırmak kıpkırmızı aktı. Yanız bir kadın kendisini suya attı, kaçtı kurtuldu.”

Yine Haydar Dede adlı asker anlatıyor: “Bomba atıp içeri girdiler. Yetmiş üç kişiyi içerden çıkardılar, yedisi erkekmiş. Gerisi kadın ve çocuk.”

Belgesele konuşan askerler birisi de Eskeri Akyol. Dersim olaylarının yaşandığı dönem 2. Tabur 9. Bölük’te askerlik yapan 101 yaşındaki Eskeri Akyol, yaşanılanları vahşet olarak nitelendiriyor begeselde…

74 yıl sonra konuşan Akyol, Dersim’e Diyarbakır’dan 7 gün 7 gece yürüyerek gittiklerini söylüyor: “Gittikten sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde askerler evleri yakıyordu. Ulaştıkları tüm evleri yakıyorlardı…”

Katliamdan kurtulabilenlerin mağaralara saklandıklarını, kimisinin ise Munzur nehrini aşarak İngilizlere ve Ruslara sığındıklarını anlatıyor Akyol…

“Üzerlerine gazyağı döküp yakıyorlardı”

Mağaralara girmekten korkuyorlarmış askerler, ama “girin” talimatı üzerine askerler mağaraları ateşe veriyor; bu kısmı Akyol şu sözlerle anlatıyor: “Bombaları atmak zorundaydık mağaralara. Sonra gidip baktığımızda öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine gazyağı döküp ateşliyorlardı… Öyle canlı canlı…”

Eskeri Akyol anlatıyor yine: “Çok öldürüldüler! Askerlerden de, ahaliden de çok insan öldürüldü. Yukarı Kutu deresinde ceset kokusundan durulamıyordu. İnsanları öldürüp atmşlardı.Öylesine felaket görülmemiştir. Askerler Allah’ın merine karşı geliyorlardı ha…”

Askeri Akyol, röportajı yapan muhabirin “Tahminen kaç kişi öldürdünüz?” sorusuna, “Valla ne bileyim işte koşturarak ateş ediyorduk… Kalkıp yalan mı söyleyeyim. Askerdik ‘ateş’ dediklerinde mecburduk ateş etmeye…” sözleriyle cevaplıyor.

Akyol yutkunarak, gözyaşlarını akıtarak anlatıyor vahşeti… Zamanla öldürmelerin son bulduğunu ve sürgünlerin başladığını söylüyor…

CCNTURK

Maalesef bu tiplerin sayısı hiç de az değil!

In Yaşam on 02 May 2011 at 14:15

Maalesef bu tiplerin sayısı hiç de az değil!

‘Namaz her mezhepte farklı’ diyen Fatih Altaylı’ya hem ders verdi hem de ‘Her şeyi çok iyi bildiğini zanneden ve cahili oldukları konuda da haykıran malum tipler’ diye uyardı.

A. Raif Öztürk’ün yazısı

Geniş imkânlara sahip bir arkadaşımın villasında misafirdim.
Seyrek görüştüğümüz için, evin 14 yaşlarındaki çocuğu ile biraz geç kaynaştık ve nihayet koyu bir sohbete başladık. Havadan-sudan, dereden-tepeden, okuldan-çevreden derken, konu futbola geldi. Hakan bana, tuttuğum takımı sordu.
Pek ilgilenmediğimi fakat kendisinin yaşlarındayken, Fenerbahçeli olarak biraz ilgilendiğimi söyledim. Şimdi niçin ilgilenmediğimi sorunca:

Çok-çok daha önemli meşguliyetlerimin olduğunu, bu dünyada misafir olduğumuzu ve ebedî, yani sürekli olarak kalacağımız Ahiretimiz için, burada çok iyi hazırlanmamız gerektiğini, bu nedenle de gereksiz meşguliyetlere vaktimin kalmadığını, onun anlayacağı lisanla ifade etmeye çalıştım. Kendisine şöyle de bir misal verdim:

•    Hakan’cığım, birkaç gün içinde senin çok ciddi ve önemli bir sınavın olsa, bu günlerde hiç halı saha maçı veya lüzumsuz muhabbetler yapar mısın?

Çocuğun ilgisini çekmiş olmalı ki, elindeki laptopu ve cep telefonunu bırakarak, geldi yanıma oturdu. Gözlerini fıldır-fıldır açarak çeşitli sorular sormaya başladı. Her sorusuna, onun yaşına göre cevaplar verince iyice kaynaştık. Babası ise zaman zaman devreye giriyordu. Kafasına takılan soruları bitince, yani bir süre suskunluk olunca ben ona bazı futbolcuların isimlerini ve o futbolcular hakkında neler bildiğini sordum.

Maşallah (!) her futbolcunun hayat hikâyelerini bile biliyor. Nereden transfer edildiğini, vasıflarını, kabiliyetlerini, sakatlıklarını, tüm sıfatlarını, hangi maçta kaç gol attıklarını, hatta bedelinin kaç lira olduğunu ve lakaplarını bile hiç tereddüt etmeden çok net söylüyordu. Babasına baktım, keyifle bizi izliyordu. Bu körpecik ve süper bir kabiliyetin, böylesine harcandığına üzüldüm ve babasına “okul dersleri nasıl?” diye sordum.

-“İşte o konu berbat hocam, çok zeki ama çok tembel, okuldan gelir gelmez arkadaşlarıyla maça çıkıyor. Bir türlü içeri alamıyoruz.” Bu kez Hakan’a döndüm:

-“Hakancığım, sana bir hikâye anlatayım mı?” dedim. Maksadım, babasına ibretli mesaj vermekti. Hakan çok sevinerek: “Anlat amcacığım” dedi.

Başladım anlatmaya:
-Hakan’cığım. Kız istemeye giden bir dünür, gelin adayı hakkında bilgi istemiş. Kız babası ise başlamış övünerek anlatmaya. “Benim bu kızım var ya; müthiş ata biner, en dalgalı denizde sörf yapar, okulda yüksek atlama birincisiydi. Viyolonselden tut ta bateriye kadar, bir çok enstrüman çalar, çok güzel tavla oynar, öyle zekîdir ki tuttuğu takımın bay ve bayan kadrolarını hiç şaşırmadan tek-tek sayar, ayrıca…” ..derken, dünür sözünü keser ve otoriter bir sesle:

-“..Dünür-dünür, ev hanımı olacak bir kız için, bu kadar kusur çok fazla. Siz hele bana meziyetlerini ve bir aile yuvası için gerekli olan becerilerini anlatın. Oğlumu nasıl mutlu edeceğine dair kabiliyetleri varsa onları anlatın!” Demez mi?

Hakan bir kahkaha atarak; “..herif ne bozulmuştur haaa.” dedi.
Küçük Hakan’ın çok hoşuna gitti. Ne anladı bilmem ama çok keyif aldığı belliydi.
Babasına baktım, ellerini kenetlemiş yere bakıyordu. Bana döndü sağ elini yumarak, baş parmağını dikti. “Okey, çok güzel oldu” anlamlı işareti yaptı.

***

Bu hoş muhabbetten sonra, Hakan’a soru sormaya başladım.
-“Seni, babanı, anneni, kardeşini ve yediğimiz bütün gıdaları kim yarattı?” Cevap:
-“Allah yarattı, bunu bilmeyecek ne var ki?”
-“Hani biraz önce futbolcuların isimlerini, sıfatlarını, kabiliyetlerini ve değerlerini, hattâ lakaplarını bile söylüyordun yâ. Şimdi de her şeyin yaratıcısının, bizleri binlerce çeşit nimetlere donatan, bizleri sağlıklı kılan ve bizleri Cennetinde ebedi nimetlerle yaşatacak olan Allahın (c.c.) isimlerini ve sıfatlarını da sayar mısın?…”

Hakan babasına “Babacığım, bunlar ne demek?” der gibi işaretler yaptı. Babası da “..ben ne bileyim oğlum” der gibi iki elini iki yana açtı. ..Ve babası bana bakarak.
-“Hocam, dedem bana anlatmıştı, sekiz sıfat 99 esma gibi şeylerdi ama çocuklukta kaldı, unuttum gitti. Ben de bunlara anlatamadım.” deyince, “gerçek felâketi” idrak ettiğini düşündüm. Daha fazla mahcup olmaması için ben konuşmaya devam ettim.

-Yüce Allahımızın sıfatları; yani İlâhî sıfatlar 14’tür, “zatî” ve “sübutî” olmak üzere ikiye ayrılıyor. Zatî sıfatlar: Altı tanedir ve Yüce Rabbimizin Zâtını bildirir ve tarif ederler. 1- Vücut. (Varlık), 2- Kıdem. (Ezeliyet, yani evveli olmama), 3- Beka. (Ebediyet, sonu olmama), 4- Vahdaniyet. (Bir olma, şeriki, ortağı bulunmama), 5- Kıyam binefsihî. (Varlığının devamının zatından olması-başkasın yardımıyla olmaması ), 6- Muhalefetün-lil-havâdis. ( Zatının; mahlûkatın zatlarına ve sıfatlarının da mahlûk sıfatlarına benzememesi)

Sübutî sıfatlar: Sıfat’ı sübutiye 8 dir ve اللّهِ’u Teâlâ’nın varlığını bildiren ve ispat eden sıfatlardır. 1- Hayat. 2- İlim. 3- İrade. 4- Kudret. 5- Sem’. (işitme) 6- Basar. (görme) 7- Kelâm. (konuşma) 8- Tekvin. (Yaratma, var etme.) Tekvin sıfatı, fiili sıfatlarını içine alır…
•    Hakan ve babası can kulağı ile dinlediler. Hakan bana ısrarla, “..amcacığım, ben eksikliğimi anladım, bunları bana yazar mısın? Ezberleyeceğim.” deyince.

-“Hiç gerek yok Hakan’cığım, bak elinde laptopun var, gir internelete, google’den “Allahın sıfatları” ya da “Allahın isimleri veya Esma-ül Hüsna” yaz hepsi önüne serilsin. Allahın c.c. güzel isimlerini de oradan anlamlarıyla öğrenirsin.” dedim.

***

Saygıdeğer dostlarım. Şimdi, bu asırda hiçbir kimsenin “bilmiyorum” veya “öğrenemedim” “babam öğretmedi” “dedem yoktu” gibi mazeretleri geçerli değildir.
Bir Müslüman olarak, hatta bir insan olarak, mutlaka bilinmesi gerekenlerin ihmalinde ise Milli Eğitimden tutun da her birimizin tek-tek kusurumuz ve sorumluluğumuz var.
Çünkü; yukarıda da görüldüğü gibi öğretilenleri çok iyi öğreniyorlar. Yani “neslimizin zekâ kusuru” hiç yok. Kaybettiklerimize üzülmek yerine, bunları mutlaka telâfi edelim…

•    Şimdi çok daha önemli bir yaramızı deşeceğim:
Yukarıdaki aile tipimiz, maalesef sistem tarafından cahil bırakılmış, ancak cahilliğinin hem farkında, hem de pişmanlığındadır ve telafisine hazırdır.
Bir de AYDIN tiplerimiz var ki, bir kısmı yüce dinimizin prensiplerini “irtica” olarak tanımlayan tiplerdir. Siyasi eğilimlerine göre dini fetva vermeleriyle meşhurdurlar.
Bir kısmı ise her şeyi çok iyi bildiğini zanneden ve cahili oldukları konuda da haykıran malum tipler. Sadece bir örnek vereceğim. Çok yakında haberlerde hayretle izledik:
Fatih Altaylı, öğle namazına dört rekât diyen şüpheli şahıslara sahip çıkarken, polislere de “enayi” diye hakaret etti. Fakat sözlerinin devamında da cehaletine yenik düştü.
F. Altaylı: “Yav kardeşim, sen bu kadar mı cahilsin polis efendi! Her mezhepte farklı kardeşim. Öğle namazı ŞAFİLERDE DÖRT, HANEFİLER BEŞ rekâttır…” Moderatör hanfendi de maalesef “haklısınız” der gibi tasdik ediyor, belli ki o da bilmiyordu…
Bu tiplerin sayısı maalesef hiç de az değildir!

•    Sizleri vicdanınızla baş başa bırakırken, bu tip aydınlarımıza da hatırlatalım:
Öğle namazı; 10 rekâttır; 4’ü ilk Sünnet, + 4’ü Farz, + 2 rekât da son sünnettir. Ayrıca bu durum Şâfilerde de, Hanefilerde de değişmez… Vesselâm.

İLGİLİ HABER: Fatih Altaylı’nın NAMAZ gafı! (Video)

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.